bahar ; döndür başımı

hayat küçük yerlerimizden akıyor
leylaklar ne güzel kokuyor*






*bahçelerin sahipleri leylakları terk etmiyor

söğüdün dalları bugün eğilmesin

çocukluğumun şarkısı ile başlayacakmış gün, bir garip hüzünle başlayacakmış. ne değerliydi o güzelim şarkı neden artık böyle şeyler olmaz ki diye düşünecekmişim. "alnımda ergenlikler" şu yaşımda da bırakmayacakmış beni ya, utanacakmışım. akşam da başka şarkıya düşecekmişim.

bir uyku gelip çökecekmiş gözlerime gitmek bilmeyecekmiş meğer. gezmeler tozmalar halt edecekmiş bugün; güzel bir film seçmek yersizmiş, sinema koltuklarında uyuyakalacakmışım. "söğüdün dalları" lafını filmdeki şarkıda duyacakmışım. bir zaman birinin yıllar önce beni söğüt fidanına benzettiği aklıma gelecekmiş. meğer haklıymış, ben de öyle tül gibiymişim. üstelik söğüdün dalları da bugün epey eğilecekmiş...

artık sanat yapmak dışında bir gayem yokmuş. meğer uzun zaman sonra bu gayeyle birilerin yanından kaçıp kendimi tuvalle baş başa bırakacakmışım. öğle aralarını kollayacakmışım evime dönmek için. keşke artık eskisi gibi masallar yazabilsem diye hayıflanacakmışım, 5 senedir yazamadığım masalımı bitirmeye özenecekmişim. en çok çocukları özleyecekmişim.

izin alacakmışım, izinler isteyecekmişim. nolursun biraz kendimle kalaymışım.

içine doğduğum el kadar şehirde kaybolabilecek, yanlış dolmuşlarda yalnız başıma kalacakmışım. kafa dağıtmak için kimle buluşacak imiş isem, meğer yardım meleği olacakmışım karşımdakinin. meğer benim bunca yaşadığım, birilerine ışık tutmak için olacakmış. avaz avaz bağıran insanlarım varmış yanımda yöremde, seslerini bir benim duyabildiğim. merhemlerini ben kendi yaralarımdan ezberlemişim.

kaç şeyden daha kaç şeye geçecek, usandıklarımla alıştıklarım karışacak, ölesiye yorgun düşecekmişim.


https://www.youtube.com/watch?v=MT_Hg-6Juew

insan öğütücüler


bir bahçenin içindeydi dünyanın en güzel arabası
bir evin içindeydi dünyanın en güzel uykusu
sıcak günler, bal arıları, yüzümü yuduğum soğuk su
hepsi çöplüklerden asfaltlara sızdı
o da öyle, caddelerden geçer ayağında kırmızı bir leke vardı
ya da utancından yüzü kızarmıştı
ben de sırtımda bir kırmızı taşırdım
insanın en büyük felaketi böyle zamanlarda karşısına çıkar,
sürülerin arasından geçerken
benim buna henüz bi çarem olmadı

iyileşmeye zaman vermek lazım ya, henüz çırağım
sıcağa soyunmak için köşedeki ustaya uğruyorum
evlat diyor, sen iyileşene kadar çorba beş lira
o gün bugündür ceplerimde bozukluk arıyorum
oturuyorum;
adamlar göt göte
adamlar kıç kıça
kadınların ağzı bozuk, kadınların ağzı pis
neler neler duymuyorum bir bilseniz
duymuyorum mert bir kadını
misal, açmış ön düğmelerinin iliklerini başkalarına
kapatıyor eşi girince içeri
"hayatım ben geldim"
yamyamlar neredesiniz?
ama eşi pek vefalı, öyle kolay bırakmıyor kadınını
ama o da başka yastıklarda kocatıyor başını
çıkarıp koyuyor masalara iktidarını
"burdan tam sol yapalım"  diyorum,
uyarı geliyor: tam sol değil, "u dönüşü"
giderek dönüyor dünya etrafımda

neden hep aynı şarkılar çalar aynı barda
tüm dünya değişirken bu denli
iyi müzikler var elbette etrafta
oysa ben hep provalara kalıyorum
iyi insanlar, iyi adamlar elbet var etrafta
oysa ben hep erken uykulara dalıyorum
insan öğütücüler girecek birazdan içeri
bir şehre bir kış gelecek ve biz hep böyle hüzünleneceğiz
yamyamlar neredesiniz gece üç oldu!
"elli iki göreceğim" diyorum, "elli iki"
hep mi yarısına pay ediliyorum?

eteklerinde çiçekleri olan bir kadına bir bakışa rastladım
dünyam karardı
daha kaç bakış yakaladım
daha dur ben daha neler yakaladım
tuttum hepsini denizlere fırlattım
balıkların içi almadı yemeye
deniz anaları zehrini püskürtü hainlere
o zaman anladım minnete gerek yok
şehrin delikanlıları dedikleri zibidilere

bu saatleri biz bize bıraktık
bu saatlerde ben düşümde seni görürüm
bu saatlerde sen bana bir şiir yazarsın
gün tüm kabusuyla biter bir şehirde
ağzından akıttığı salyaları biz sileriz
bizi bizden başka kimse bilemez
yok ki kimsemiz
sabah uyanır bir önceki geceyi unuturuz
öğlen olur akşama umutlanırız
bugün en çok biz severiz
yarın her birine sayar söveriz
hepinize bütün saatlerimi ayırdım
insan öğütücüler, hadi, gece üç oldu, neredesiniz





ekim'de ida

bu şehirden bıktığım için, artık kabuslar değil rüyalar için, yeni bir kahve fincanı almak için, yalnız kalmadığım "ben de gelirim" diyenim olduğu için, ona " arkanı dön, bir 5 dakika nehirde yüzmek istiyorum" demek için, ekimin soğuğunda nehirlere girmek için, ekimin sıcağında yüzümü güneşe uzatmak için, "ah ama yazın da çok güzel" demek için, dalından mandalina-çalılardan yazdan kalma böğürtlenleri yemek için, ateş yanında şarap, ay ışığında öten baykuşlar için, ahşap evlerde soba yakmak için, dağ sıklamenlerini yeniden görmek için, açık havada uyumak için, artık daha eşsiz ama daha dostla, daha yalnız, daha dingin olmak için, uzun yürüyüşler için, zeytin ağaçları için, "bir gün böyle bir yerde evim olsun" dileği için, hamarat insanlarla tanışmak için, berbat geçen bir haftanın güzel kapanışı için, üzerime gelindikçe uzaklaştığım için, sineye çeke çeke sinemde hastalık olduğu için, ortaya koymadığım için öfkemi sinirimi, en çok ben usandığım için, en çok ben de uslandığım için, en çok kuzey egeyi sevdiğim için, ne diyordu o şarkıda? "kızıl ormanlar mı dersin, eflatundan çöller mi"-içimde bir dağ taşıdığım ve kafam orda hep tamtakır olduğu için.

en çok bir yerlere birilerisiz gittiğim için, bendekini hep sakladığım için, anlatmak istemediğim- zaten bilenlerle olduğum için, vazgeçtiğim için, yeni sözler tutmak için, kendi mutluluğuma izin aldığım, tepemdekinin izin verdiği için, bahara allah kerim demek için, harika yol şarkıları, koyu kahve tadları için.

oraya kimse yokken gitmek için. oraya kimsesiz hissederken gidip, kocaman dönmek için. gittiğimde özleyenim-merak edenim olduğu için.

penelope'yi bırakıp mnemosyne olmak ve 9 müz doğurmak için. bu yüzden önce ızdırap sandıklarına baktığım, sonra da hazine sandıklarına bakacağım için. bunu anlamak için.

bu yolculuklar ondan var.









konuşmak

Bunu istiyorum. Bunun dışına çıkmak, bunun dışına taşmak istemiyorum. "başka" ların olmadığı, "başkalar"ına açık olmayan bir yerde, en güzel ve en doğru münasebeti elimde tutmak isterim; konuşmak. Bir evde. Önem verilen bir evde. Dışarısının olmadığı bir yer, içte. İnsan için önemsiz midir bir ev? Uykusunu uyuduğu, karnını doyurduğu, mahremini koyduğu yer; başının üstündeki çatı, dört duvar sıkıntıdan patladığı... Nasıl önemsiz olabilir? İçinde dallarımın, kırmızılarımın olduğu bir ev... Sevgiyi haketmiyor mu?

Ya peki değer verdiklerimize ne demeli? Herkes oraya girmeli mi? Değer verdiğim tüm insanları sokmalı mıyım oraya? Aklım dışardakilerdeyse, içerde ne kadar kalabilirim? Dışardaki birilerini, içeriye nasıl sokabilirim? Ayıp olmaz mı yoldaşıma?

Hangi değerli, dahil olabilir benim "konuşma"ma?

Bir battaniye altında konuşmak... İçeriye kimsenin giremediği bir yerde buluşmak... Ben bunu yakaladığımda, asla bırakmayacağım.

Bu, işte, başka bir şeyi kabul etmez. Bu, tereddüt de etmez! Başka bir değeri almaz. Başkayı içeri sokmaz. Başka birileri giremez oraya. İçerdekiler dışarda durmayı istemez.

Ben bunu bir zaman yakaladığımda, asla bırakmayacağım.  Söz veriyorum.


Berlinde de Bruyckere- Konuşmak