A grubu beta hemolitik streptokok veya çocukluğumun hüzünlü anıları

Çocukluk hastalığıma yakalandım. Yıllardır yoktu ortalarda, 2 gün önce feci bir boğaz ağrısı ve yüksek ateş ile yerini belli etti. Yolculuk sırasında bir ateş başladı ve anladım onun geri geldiğini ve hemen çocukken gittiğim doktordan randevu aldım; o da ben de sorunumu çok iyi tanıyorduk ve nasıl tedavi etmek gerektiğini...

Zor geçirmiştim sabahı, ateşim ve terim durmak bilmedi. Hastaneye gittim. Sekreter adımı seslenir seslenmez doktorum hasta koltuğuna eliyle iki defa vurarak "Gel, gel, otur bakalım. Nerelerdesin yoktun uzun zamandır". İyi ki yoktum Doktor Amca ya bu ne beter bir hastalıkmış, çocukluğum nasıl geçmiş böyle...

"Beta galiba" dedim. "Hıhım" dedi 'kocaman aç aç aç aç' ağzımı görünce. "İğne vereceğim sana on tane", "Penisilin mi?". Çok korkuyorum. Halbuki yıllarca yemişim. "Yok değil".

Çocukken ilaç mümessillerinin bıraktığı kalemlerden veya notluklardan verirlerdi bana. Doktorların aferin niyetine verdiği lolipoptur şekerdir o kadar ilgimi çekmezdi de, kırtasiye malzemelerine düşkünlüğümden hep kalemlerinde defterlerinde kalırdı gözüm. Çekmecelerinden bir tane çıkarıp verirler, öyle uğurlarlardı beni muayene koltuğundan. Acımın tesellisi, efendiliğimin mükafatı olarak alır o kalemi mutlulukla eve giderdim. Hatırlıyorum bir keresinde başka bir hastalığım için gittiğim hastanedeki koridorda beni gören doktorum önlüğünün ön cebindeki mor/pembe renkli kalemi çıkarıp vermişti bana. Tanınmak ne güzel şeydir öyle... Artık kocamanım ya, vermiyorlar öyle şeyler.

Markete giriyorum, bolca sıvı içecek almam gerekecek. Birden bire gözümde bir imge, burnumda bir koku beliriyor. Bu Aysel'in bol domatesli, sarımsaklı, sosisli sphagettisi. Canım o kadar çekiyor ki onu yemeyi. Fakat biliyorum bu birkaç gün boyunca imkansız bir istek, zira boğaz ağrım öyle şiddetli ki katı yiyeceklere geçmem zor. Bu yemek nerden aklıma geldi? Yıllardır aklımda yokken neden birden bire zihnim bu yemeği canlandırdı? Hafızamdan çekip çıkarıyorum; küçükken doktor bana bol bol et, yumurta, sosis yememi istemişti. Sanırım sosis, orta gelirli bir ailenin çocuğu olarak benim için en uygun ve eğlenceli olan seçimdi, doktora göre. Bunu farkedip öyle bir tercih yaptığını şimdi anlıyorum. Şaşırmıştım, sosis yememi istedi benden! Ama heyhat, acılar içinde anneme ağladığımı hatırlıyorum, "anne yiyemiyorum". Neden yiyemiyorum anne, niye bu kadar acıyor?

Asıl hatıraya geliyorum. Bir gece Aysel'lerde kalmıştım. Yine o gece çok ateşim çıkmıştı, boğazlarım alev alev yanıyordu. Aysel bana o gece kaç çeşit makarna yaptı beni neşelendirmek ve mideme biraz olsun yemek sokabilmek için. Ama olmuyordu işte, ne kadar istesem de kursağımdan aşağıya hiçbir şey geçmiyordu. O gece sosisli makarna yapmıştı Aysel. Bu yemek ağzımı o kadar sulandırmıştı, canım o kadar yemek istiyordu ki onu, anlatamam. Tek yapabildiğim ise hüngür hüngür ağlamak ve yakarmak oldu. İşte o gecedeki iştahımı ve yaşadığım hüsranı hiç unutmadım. Küçük bir çocuğun canı bir şey çekmeye görsün. Hele ki önünde duran tabağa. Hafızam da çıkardı o anıyı koydu önüme. O bir tabak güzel soslu sosisli makarnaya... Çünkü hastalığımla onu ilişkilendirmiş zihnim. Beta olduğumda ilk onu çekti canım.

Böyle kaç gece ve gün geçirdim hatırlamıyorum. Kasıklarıma, koltuk altlarıma, alnıma kaç tane ıslak havlu konuldu, kaç kere sessiz sessiz üzüldüm ve haksızlığa uğradığımı hissettim hatırlamıyorum.  Küçükken yaşadığımız hüzün nasıl bir şeydir? Garip olan 29 yaşında da benzer hüznü, benzer ateşle ve boğaz ağrısıyla hissetmem. Bazı şeylere tepkilerimiz yaş ilerledikçe değişiyor belki ama, çocukluğumuza ilişkin anılarımız ve üzüntülerimiz biz koca insanlar olduğumuzda bile aynı kalıyor.

Bütün bunların hepsi bitince ilk işim kendime o sosisli makarnadan yapmak olacak.













yavru dinazorum meteorlara kafa tutan, yengecim yaz sıcağından bunalan

İşte yine harika bir gün batımı daha. Burası çok güzel. Evin en sevdiğim saatleri tam da bunlar. Neyse ki karşıda yıkılan binanın yerine yaptıkları yeni binanın kat sayısı fazla değil de, halen görebiliyorum güzel gökyüzünü. Ufka bakmak insanda hep bir huzur yaratıyor galiba. Özellikle yağmurdan sonra güneş açtıysa, hava biraz serinceyse, tam da gökyüzünün maviden kızıla, sonra ordan biraz da mora çaldığı saatlerde de ruhuma bir serinlik geliyor.

Evin bu köşesini çok uzun zamandır kullanmadığımı farkediyorum. Halbuki gelenlerin en sevdiği yer oldu hep. Odalara sığamayıp, kavurucu yaz sıcaklarından bunaldığım için evin bir başka köşesinde yaşamaya başladım; tıpkı serin ve nemli kaya kovuklarına saklanan yengeçler gibi ben de biraz gölge ve soğuk bir nokta arayışı içerisindeyim. Fakat bugün bana bir şey oldu da farkettim; evin diğer köşeleri de değişen farklı anlamlara sahip. Örneğin şu an bulunduğum nokta, tam da oturup bir şeyler yazmam için bana müthiş bir ilham verdi. Halbuki burasının böyle bir ilham veren özelliği olduğunu hatırlayamayacak kadar eskide bırakmış zihnim. Ve bendeki anlamı oturup bir şeyler yazmak üzerine değilmiş artık.

Her ne hikmetse, şu turuncu renkli gazlı içeceklerden aldım. Yıllardır almadığım bir şey. Aslında hiç almadığım bir şey, çocukken dahi sevmezdim. Beyoğlu Gazozları çıkardı da nostalji damarım mı tuttu, yoksa biraz ferahlamak için mi sepete attım şu çirkin içeceği bilmiyorum ama iyi geldi doğrusu. Özellikle içtikten birkaç dakika sonra dudaklarımda bıraktığı şekeri yalamayı huy edindim. Hoşuma gidiyor. Yine de bugün galiba kendime biraz bir şeyler hissettirmek isteğindeyim de, bu sefer şişeden değil şarap kadehinden (tutması zevkli bir kadeh olduğundan mı camı ince olduğundan içeceğin tadını daha iyi almamı sağladığından mı, kesin hem o hem de diğeri) içmeye karar veriyorum. Burası biraz soğuk, o yüzden San Francisco'daki Çin Mahallesinden 10 dolara aldığım üzerinde çiçeklerin ve turnaların olduğu çok renki sabahlığımı da üzerime geçiriyorum ve oturuyorum. Bulaşık makinası çalışıyor içerden duyuyorum. Balkon ne güzel şey değil mi, uzun uzun düşünme fırsatı veriyor insana. Neden çıkmadım hiç buraya ben? Sonra aklıma en son burayı ne zaman elverişli getirmeye çalıştığımın cevabı düşüyor. Kızacak gibi oluyorum o anıma, kızamıyorum. Hevesim ne zaman kursağımda kalsa hep bir hüzün ve öfke çöker. Sadece bende olmuyormuş böyle, herkeste aşağı yukarı benzer bir tepki...

Sükunetim bir yana, ne zaman huzurumdan ve dinginliğimden bahsedecek olsam-sorsalar, anında kendini kaybeden bir tazıya dönüşüyorum. Sözde sükunetten bahsedecekken, gevezenin teki oluyorum. Demek ki bir derdim var. Payıma düşeni paylaşma derdim. Peki ama ne için? Ve üstelik bu nasıl yararlı bir şeye dönüşebilir pek bilemiyorken? Ego meselesi ile ilgili söylenen sözler açıkçası hiç ilgimi çekmiyor. Egoyu terk et, egosuz yaşa falan ne kadar kendini aşan yorumlar diye düşünüyorum. Kibirini öldür tabii de, egoyu terk etme mesela süper egonu geliştir de yani kırk yıllık bilim insanları konuyu senin için özetlemiş, geçmiş sen daha neyin peşindesin spirütüellik de bir yere kadar diye düşünüyorum. Ben mi kaybediyorum yoksa? Kayıp diye bir şey var mı gerçekten bu açıdan düşününce de herkes kendi kafasına göre yaşamakta hür diye düşünüyorum. Ama içimdeki mantıklı canavara gittikçe gülmeye başlıyorum her atağında. Küçük sevimli bir dinazor gibi, baş kaldırıyor meteorlara.

İyi yol katettiğimi düşünüyorum. Aferin bana. Daha da giderim elbet, sağlıklı oldukça yapılıyor bir şeyler. Yalnız şu gevrek muhabbetlere hiç gelemiyorum artık ve kaçmak için ne yapmam gerek tam da emin değilim. İyice soyutladım kendimi, eleme sistemimin elekleri daha sıkı, gözenekler daha kapalı artık. Huysuz olan ben miyim yoksa aradığım şeyi yanlış yerde mi arıyorum zira şehir ve insan değiştirdikçe huzur katsayım artıyor. Demek ki daha sık havalanmam lazım. Daha sık başka yerlerde arayışlara girmek lazım...

Ah işte tam da şu an, en sevdiğim renkler çıktı. Biraz ara verip bunun tadını çıkaracağım.

Geldim. Evlerin ışıkları bir bir yanmaya başladı. Komşular kızartma yapıyor. Güzel kokuyor valla.

Daha başka müzikler dinlerken günlerdir nerden estiyse aklıma Madeleine Peyroux açasım geldi. Smile diye bir şarkı, orjinali kime aitti bu şarkının...Louis Armstrong? Ne güzel sözleri var. Google'dan bakıyorum, Nat King Cole'muş. Ne acayip daha dün onun Nature Boy şarkısını evde öyle güzel söylemiştim ki, üst üste 5 defa falan hem de. Adamlar güzel şarkılar yapmışlar, hayat yıkıntısını cuk diye anlatan. Daha çok şarkı söylemeli, daha çok müzik yapmalıyım. Bedenim daha çok türemeli, çoğalmalı kendinden.

Şu kitabımı bitirmek istiyorum. İçimdeki derya kuzum o benim. Okyanuslara açılsın istiyorum. Kaç yıl olmuş... 5 galiba, 5 yıldır bitirememişim. Çıksın benden, basılmasa da olur ben basarım alan alır. Kimse almasa da olur hatta. Otoriteye karşı gittikçe celalleniyorum, yayınevlerine minnet etmek...Ne pahasına?

Biraz yoruldum artık. Yazı burda bitsin. Bergson ve Proust iyi ki varsınız. Bundan sonraki kadehlerim hep size kalkacak artık içten içe, biliyorum. Etkilenmemek mümkün değil sizden.

Yalnız bir dahakine güzel bir şarapla. Bu gazlı içecekler ağırlığınıza pek uygunsuz kaçtı. Affola, onu da içimdeki afacan yaptı :)

modern insana yazık oldu

ehehehehe hani tatile çıkmadan tam 1 gün önce bir sürü işler gelir ya hani çıkarayak bir stres olursun hani cuma olur bir de bunlar,giderayak aklın kalacak gibi olur ya hani eheheheheh dıptız dıptız anksiyöz hımmm karpuz,deniz,evrak,mail, zıbıdı zıbıdık zıpcık nöööynnn. bir de buna hayat derler ya hani acısıyla,tatlısıyla,telaşıyla bııırrrşşşşş watsonsa mı gitsen o son güneş kremi için izin dilekçeni mi versen o son maili mi atsan allahtan arabam yok zorçiiikkk yıkamaya mı versem telaşım hiç yok,taze süt mısıııııııırrrrrrr,check in ondört sıfır.

emotional landscapes

                                                         
                                                                     


Gidilecek yol var daha. Üzerine basa basa



https://www.youtube.com/watch?v=QnEGSr5hRk4