Adamın adı Durmuş imiş aslında

Bugün bir isim duydum adı Dönüş'dü.

Çocuğun  teki, "Dönüş Abiiii " diye bağrındı durdu.

Dönüş Abi dönüp bakmadı bile.

Telaşlarda

Kendi içimize dönmüşüz
İş güç koşturmaca falan derken
Kanamadan dizlerimiz şöylecene
Salına salına yürümüşüz
Zaman yavaş,
Ağır,
Ağrılı,
Sancılı geçmemiş üstelik.
Birimiz, diğerini öldürmüşüz.
Serin sularda, güneşin alnında yüzer gibi rahatcana
Birbirimizin  derisini yüzmüşüz.

Yüzmüş yüzmüş kuyruğuna gelmişiz
Ayları bitirmiş
Tüketmiş
Kendimizi yenilemişiz


İyidir iyi,
Kendimize dönmüşüz.

1951

Yes you went to kitchen just to get your cup of warm tea. I could barely saw but you were sitting on a sofa, nearby your window. That fuckin light was open, that bright shit!

Am I a little watcher? Maybe. No, for sure I am. Let's not pretend something that I am not.

Be wise.
Keep it cool hun.
Don't scare anybody.


I am not a psycho.
I am a little watcher,
outside your window.

you's

(it's me)                you use
(it's me again)        i bruise
(again, myself)       to see you's

Öylesine laflar

Bana kimse cnm demesin.

Bu kadar içten olabilecek bir kelime, ancak bu kadar samimiyetsiz bir hale gelebilirdi.

SLM   demek gibi bir şey yani, anlatabiliyor muyum?

Yokuşun başına geldiğinde seyre dal, hayal kur

Hatırlıyorum.

Mükemmel bir Mayıs sabahıydı. Kitapçıları gezmiştim, fötr şapka almıştım kendime. Hava rüzgarlıydı ve elim devamlı kafamın üzerinde, yeni aldığım şapkam uçmasın diye destek oluyordu.

Uzundu tabii ki elbisem siyah, mavi de bir ceketim vardı.

O günü, o sabahı unutamıyorum çünkü İstanbul'u ilk keşifimdir. Tek başıma. Keyiflice.

Güzel şeylerden bahsetmek gerekirse eğer, güzel şeyler yaşacaksın. Özeneceksin kendine. O sabah da öyle özenmiştim. Çok basitti aslında yapacağım şey ama ben ilk kere yapacağım için müthiş heyecan duyuyordum. Taksimden başlayarak Karaköy'e kadar yürüyecektim altüstü.

Yürüdüm. Asmalımescit taraflarında da oyalandım. İngiliz Konsolosluğu'na selam ettim. Kare bir bina diye düşündüm içimden. Sadece kare. Güzel değildi, öyle bahsettikleri gibi dehşet bir mimari yapısı yoktu işte.

Galata'dan da geçtim. Müzik aletleri satan dükkanlara baktım. Söz verdim kendime ilk maaşımla bir trompet alacaktım. Kulenin o taraftan da geçtim. Elimde soğuk buz gibi olan içeceğimin sadece buz parçaları kalmıştı. Ağzıma yuvarlayıp kalan buzları, bankların yanındaki çöp kutusuna bardağımı attım.

Bu kadar basitti gün. Öylece yürüdüm saatlerce ve çok mutluydum.

Yokuşun başına geldiğimde denizi gördüm.

İşte o zaman, tam o sırada biliyordum buraya geleceğimi. Biliyordum çok güzel ayların beni beklediğini.

Yanılmamışım.

ordan da bu çıktı

Sex and the City. Son derece gereksiz olabilecek bir dizi, filmi de mevcut aynı gereksizlilikle. Fakat nedendir bilemem, benim gibi başladığı tüm dizileri 3.bölümden sonra terkeden bir insanı kendine bağladı. Gayet de eğlendim izlerken.

Nedeni varmış ama izlememin. Her şey bu şarkıyı öğrenmek içindi diye düşünüyorum. Gunnar Madsen'in Anna adlı parçası... Gerçekten başarılı ve bana bir çok konuda ilham verdiğini de söyleyebilirim. Hatta bir şiir bile yazmışlığım var, bu şarkıyı ilk dinledikten sonra, onun için de şuna bakmanız gerekecek: http://sanemodabasi.blogspot.com/2010/05/gunnar-madsen-askna.html

Şarkının linkini göndereyim de tam olsun:



Bu da, 2.sezon 24. bölümde La Douleur Exquise'in sahnesi. Tam bu sahnede bu parça çalıyor. La Douleur Exquise ise Sophie Calle adında bir yazarın kitabının adı. Zannediyorum ondan esinlendi.

bir bankacı ile diyaloğum

Eveeeet, ben de bir iş kadını olarak banka sektörüne, faturalara, hesap işlemlerine adımımı attım. Mutlu muyum? Hayır. Kafam çok karışık dostlar. Olan oldu ateşi yaktı, yine aklım çoook karıştıııı.

Neyse, bankaya gittim sorularımı sordum dedim taksitlendirme nedir, buraya bu para nasıl yatar, faiz nedir hedehöt falan şişirdim insanların başını oturdum müşteri temsilcisi ile görüşmeye.

M.T: müşteri temsilcisi OLSUN
S: sanem olsun
iç ses: iç sesim olsun



M.T: Evet Sanem Hanım, işlemlerinizi tamamladık. Sanem Hanım maaşa bağlandınız mı?
S: Evet.
iç ses: Tamamen ona bağlıyım zaten.

M.T:Anlıyorum, peki yatırım yapma gibi bir planınız var mı Sanem Hanım? Ayda 90 lira sizi zora sokar mı mesela?
S: Kaç yıl için konuşuyoruz?
iç ses: Ayda 90 lira mıııııııığğğğğğğ!!!!

M.T: Şöyle söyleyeyim, 10 yılda çekeceğiniz para yaklaşık 12.000-24.000 arasında olacak.
S:Anlıyorum fakat ben 2 yıl sonra maalesef burda olmayacağım.
iç ses: Secret'ın böylesi! Egonun böylesi! Nerdesin acaba ben de merak ettim doğrusu!

M.T: Yok farketmez herhangi bir bankaya geçseniz de bu yatırımı yapabilmeniz mümkün.
S:Hayır, anlamıyorsunuz ben Türkiye'de olmayacağım 2 yıl sonra zaten.
iç ses: Evet, hayatla ilgili çok enteresan planların var sanem.

M.T: O zaman haklısınız 2 yıl için değecek bir para olmaz.
S: Evet, hem ben zaten şahsi olarak yatırımımı yapıyorum.
iç ses: Bayadır mojito'lara yatırım yapmışlığım var aslında. Nereye yatırıyorsun arkadaşım nereyeeeee?

M.T:Anlıyorum zaten evet 2 yıl sonra beni görmeniz de mümkün değil.Haklısınız.
S:Ha?
iç ses: Ha?

M.T: İşleminizi telefonu kullanarak yapabilirsiniz Sanem Hanım iyi günler dilerim.
S: Teşekkürler, iyi çalışmalar.
iç ses: İyi ki salak değilim. Kandıracaktı ayaküstü.


Böyleydi işte. Kanmayın efendimiz yatırımdır matırımdır. Gençliğinizi yaşayadurunuz, 2 yıl sonra da Türkiye'de bulunmayasuzzzzzz.

TESADÜFEN



Tesadüfen yaşıyoruz bu ülkede.
Her şeyimiz tesadüfi.
Yani yaşıyorsak eğer, o da tesadüf. Kurtulduysak, sağsak, nefes alıyorsak eğer, ekseriyetle tesadüftendir. Yandıysak, o da tesadüfen. Yangından kurtulduysak o da bir tesadüf, şans eseri.

Tesadüflere inanır mısınız? Bence inanın bu ülkede. Çünkü tamamen buna göre yürüyor bu işler.

Cayır cayır yanıp kül olmadan kurtulan şu bina da bir tesadüf aslında. En sevdiğim binadır İstanbul'da. Şans eseri hala ayakta denilebilir.

Bu ülkenin başına, bu kadar salaklıkla, az bile şeyler geliyor aslında;gelmemesi de tesadüften.


GÜLLERİN İÇİNDEN ZIBIDIK BİRİ FIRLADI

Gecenin tam üçünde...

Beyoğlu'nda yürüyorum tek başıma, bir taraflarım tutuşaraktan dudağımda en bir kırmızı rujum. Bu durumdan çok rahatsızım. O an o caddede çingene olmayı dilersiniz, gerçekten.

Her neyse, arkadaşlarımın yanına varmak üzereyim, karşıdan bir çift el ele tutuşmuş. Ellerinde de bir buket gül var dolu dolu. Anlamadım sevgilisi mi hediye etmiş, onlar çift olarak mı satıyorlar neyse.

Erkek olanı geldi bana bir gül uzattı al gibisinden ve şöyle dedi "the only girl".Hani kızcağızım al bi gül gibisinden. Acıdı bana.

Bir kere o only değil lonely canım, ingilizceyi öğren de gel.

İkincisi only veya lonely olduğumu nerden biliyorsun belki çok kalabalığız kendi içimizde? Yani kalabalık değilsek bile iki kişinin yapabileceği bir işi tek kişi de yapabilir, adına da sinerji denilir takdir et dostum.


Üçüncüsü : Neden İngilizce?

Sonuncusu alnımda bir şey mi yazıyor bu kıza acı diye, nefret et ama acıma ya!

Gecenin tam üçünde
Bir gül biter içimde içimde içimde içimdeeeeeeeeee.

Yardır Feist!

Feist Hanım pek şahanesin.

Erlend Oye ise erkeğimdir. Kızılım, beyazım.

Feist girer araya, süpriz yapar ya birden, alttaki videoda. Erlend Oye da coşar daha bir heyecanlı ve istekli çalar sonrasında. Ben bile sevindirik olurum vallahi.

Anlatamıyorum ama, öyle bir şey işte istediğim de.




Sonradan gelen Edit: Videonun frame'ine bakıp aldanmayın, Erlend aslında o kadar şapşal değildir.

burnumun direği

hep birilerini özleyerek geçecekmiş,
vakit.

nil de acıklı şarkı yapıyor canım

Çıksa biri kiraz gibi ansızın diyor,
yalnızım diyor, portakallar kadar sıkıldım diyor.

Yapıyor canım, o da yapıyor.

Aldanıverme ha!

konuşsana

ne heyecandı
enfes bir şarkıyı ilk kez dinler gibi
ekim sonu
kasım başında
güzel bir koku vardı avuçlarımda
aylar sonra
oh dedirten
oflardan sonra

ne kalp çarpıntısıydı
ne güzeldi

sustuk ama

that day that day




Bu şarkının ilk çıktığı zamanları hatırlıyorum, baya küçüktüm. Cnbc-e'de gösteriyorlardı falan arada, reklamlarda faland sanırım. Ablamla dizimizi beklerken( muhtemelen ya dawson's creek ya da buffy'dir) çalardı bu şarkı. Anlamlıdır, sözleri falan aman aman mutsuzken dinlemeyin!

Hala dinliyorum, hala küçük müyüm acaba:)

ermiş

Zamanını biliyorum senin.
Vaktini.
Uykunu, çalışmanı.
Yemeğini, gezmeni.
Adım gibi

böyleleri de var, yaşayan, canlı, alkışı hakeden

Aziza Mustafa Zadeh gibi bir kadın var. Evet.

Kendime kadın mı diyeyim, azerilik de var adımda lakin, azeri mi diyeyim şimdi ne diyeyim ben bilemedim.

Dinliyorum bu kadını, iç geçirerek, takdir ederek, isterim siz de dinleyin. En sevdiklerimi de postluyorum şuracığa.









su gibi gidin

Bugün bir şarkı öğrendim, çok güzeldi gerçekten. Duygulandırdı da biraz. Bu dönemimin de şarkısı bu olacağa benziyor, öncekileri dinleyemiyorum artık sıkıntıdan mıdır nedir bilemedim. Bir kaç zaman sonra da bu şarkıdan sıkılacağım, bir kaç zaman sonra tekrar dinlediğimde çocukluk anım gibi bir şey olacak bu da.

Bu duyguyu çok seviyorum. Bir şeylerin geçmesini, eskimesini, anlamını yitirmesini. Her şey her zaman anlamını aynı şekilde korumuyor, sen de şekilleniyorsun.

Sevmiyorum bağlanmayı,
herhangi bir müziğe
şiire
şarkıya
kişiye
eve
şehire...

Geçsin onlar da öylece.

broadcast me in a joyful noise

I used to feel my lips
my thounge
my hands
my shreds
my ashes
my ass
my teeth
my eyes
my hair
my nose
my everything

Even my id
my ego
my alter
my superego.

Now I don't feel anything.
I am not shy
SUCH a big
not not not not nothing.

I don'y mind.
It's just so fine.

Fine fine.
So fine.
Şemsiyelerden NEFRET EDİYORUM.
Yağmurlu havada ŞEMSİYE kullanmayı hiç sevmiyorum.



Aslında güneşten korunmak için tasarlanan şemsiyeyi yağmurlu havalarda kullanmamız garip.

Külfet biraz da.

sabah kakası

Sabah kakası gibi insanlar var şu dünyada.

Böyle bir mıymıntı, suratsız, sevimsiz, sinameki...

Sabah da kalkınca tuvalete gitmeye üşsenirsin ve muhtemelen tuvaletini yaptığın esnada uyuyakalırsın ya, o insanlar da bende o duyguyu yaşatıyor.

Hani benden çıksa da artık kurtulsam diye bakıyorsunuz o insana. Kaka gibi işte:)

s harfi

http://www.youtube.com/watch?v=SDkJANQWBP4

days go by diye bir şarkı vardır, severim

still i think of you diye devam eder falan. Muhtemelen bir aşk şarkısı ama günlerin geçmesi bence daha can alıcı o noktada.

Her gün bir şekilde bitiyor bende. Hafta içleri genelde sakin( birkaç gece baya çılgın geçse de), hafta sonları ise çok daha çılgın( bir kaçı sakin geçse de).

Önceden, anlamlı bitirmeye bakardım günümü. Kayda değer birşeyler lazımdı. Şimdi bitsin, geçsin, çıksın diye bakıyorum benden.

Sanki zaman geçtikçe, bir şeyler eksilecek ya da bir şeyler artacak gibi.

"Taşlara düşen saat gibi, ne artı ne eksi".

Kalem de tutmaz oldu artık elim, çizmiyorum bişeycik. Yazmıyorum da çoktandır. Ellerim artık tertemiz evet hiç boya izi yok. İş kadını olmak bu nu acaba? Renklere boyanmamak mı demek? Manikür yaptırmam gerekir mi ki, bilemiyorum.

Çok hata yaptığımı düşünerek ve muhtemelen de çok hata yaparak geçiriyorum vaktimi. Havalardan mıdır, bilemedim. Zaten şaşkın olan ben, iyice titrek bir şey oldum yanlış yapacağım diye. Bugün yanlış yapmayayım diye güne uyanıyorum nicedir.
Eve gelince bakmıyorum bilgisayara neyse ki, sevincim o şimdilik. Yani gün boyunca yüzüne baktığım ekrana bir de eve gelince bakmıyorum.

Yumuyorum gözlerimi.

Saat 10 gibi falan işte.

vataşiba kendi

İçimdeki Terry aşkı bambaşka. Hayatımıza Candy çizgi-dizisiyle giren, ömür billah da çıkmayan bu körpe delikanlıyı 21 yaşımda ben, hayatımın erkeği ilan ediyorum.

Böyle bir güzellik yok! Uzun yıllar zannettim ki bulunur senin gibi biri, ama o da yok. Kimse senin gibi bakmıyor Sen gibi ata binen yok, saçlarını savuran...

Seni çizen o elleri öpmeli miyim kırmalı mıyım bilmiyorum. Ama ne de güzel öptüydün Candy'yi.

Bir de kızardı hiddetlenirdi falan, sonra usul usul gönlünü alırdı kızcağızın. O tripler o asilik, bir yandan yumuşacık içi. Yerim len ağzını!

Anthony de iyiydi de sen ayrı bir şeydin, yıktın geçtin. En son ata binerken gördüydük seni, kaptırıp gittin be Terry. Sana Candy gibi histerikli bir şekilde Terry diyemeden gittin hem de.

Terry Granchester, seni andım bu gece, kulakların çınlasın.


heyecanımı kaybettim, yok inancımı kaybettim

Yazıyordum ya bi ara şuraya maymun ve prenses zımbırtısını...

Yazmayacağım.

Bir ara çok mutluydum ondan yazmayayım dedim. Şimdi de haftalar geçti üzerinden. Ayrıca da bin tır geçti üzerimden. Yazmayacağım anasını satayım.

Nasıl sıkılmışım, bıkmışım artık. Kurumuş boklara su serpip duruyorum.

Yok anacım yok, gerek yok. Usanmışım yani, anladım. Burun kıvırıyorum ıyyyhh aman diyorum.

Bir gün eğer geri dönüp bitirecek olursam bu hikayeyi, yarım kalmasın bari bitireyim diye olacaktır. Bir işi tamamlar gibi. Daha fazlası değil.

Çok sıkıldım çünkü.

i am an idiot.

is it wrong for me to get mad? sometimes? you know... i know myself, and when people say that i'm crazy, well, mostly i am. but is it that wrong? is it possible for me to live like that?
i am, not crazy but such a fool. when people say that i am smart, mostly i am an idiot.

maymun ve prensese devam

Geldim, başlıyorum anlatmaya, hadi bakalım.

Şimdi, daha da önceden söylediğim gibi maymun ve prensesin aşkından bahsedeceğim size.

O zaman ilk nasıl tanıştılar onu anlatayım.

Prensesin yaşadığı ülkede 17. yaş günlerinde bütün kızları ormanlara çiçek toplamaya yollarlarmış. Bütün genç kızlar saçlarına en uygun olan çiçeği bulana kadar günlerce haftalarca ormanda gezinir, bütün çiçekleri koklar, onlara dokunur ve kendileri için en uygun olanı bulduklarında da evlerine geri dönerlermiş. Prenses de kendi çiçeğini bulmak için 17. yaş gününün gecesinde sarayı terk etmiş.

Sabaha karşı kendini ormanda bulmuş. Çok yorulmuş ama güzel bir bahar sabahı, güzel bir hava ile karşılaştığı için de çok mutluymuş.

Bir kaç tane meyve koparmış ağaçlardan, soğuk nehir sularından içmiş ve yürümeye başlamış...

"Merhaba" demiş ağaçtan sarkan maymun ona. O da çok şaşırarak bakmış maymunun suratına tabii ama yine de herkese kibar davranan prenses maymun da olsa ona gülümsemeyi başarabilmiş.

"Merhaba" demiş maymun tekrar,

"Orda napıyorsun sen?", demiş prenses.

"Ehehe, yeryuzunu seyredıyorum", demiş maymun.

"Ama ben burdayım sen buraya gelsene, gökyüzünü izleriz hem burdan"

"Bunu hiç düşünmemiştim, peki bunun bana ne yararı olacak?"

"Hiç değilse kuşları görürsün, olmaz mı?" demiş prenses.

Maymun ağaçtan atlayarak prensesin yanına inmiş. İkisi de kafasını kaldırmış ama maymun hiç sevmemiş gökyüzüne bakmayı. Güneşten de hoşlanmamış hiç.

"Sevmedin değil mi?" diye sormuş prenses.

"Gökyüzü korkutuyor beni. Bir sürü şey oluyor orda. Ne bileyim bazen deli gibi yağmur yağıyor, bazen nasıl yakıcı bir güneş...Yer daha iyi, daha güzel. Korkutmuyor beni. Bir şeylerden korktuğumda da topraktan gücünü alan ağacıma çıkıyorum zaten. Benim evimin kökleri yerde, ben de yerde yaşıyorum."

"Peki ama kuşları sevmiyor musun? Ya da gökkuşağını mesela?" diye sormuş prenses.

"Ne işime yarayacak ki? Gel bak ben seni ağaca çıkarayım. Beraber yeryüzünü izleriz."

Daha önce prenses hiç ağaca çıkmadığı için kabul etmiş. Maymunun da yardımıyla çok hızlı bir şekilde ağacın tepesine çıkmışlar. Fakat maymun yere bakarken devamlı, prenses gökyüzüne bakıyormuş.


Devamı gelecek:)

maymun ve prenses


Öncelikle, bu masal mutlu mu bitiyor, onu henüz bilmiyorum. Ama diyebilirim ki hikayenin sonunda bir kahramanımıza iyi şeyler olmuyor.

Henüz hangisini öldürmeliyim, karar veremedim. Ya da öldürmeli miyim? Zira ne maymunun ne de prensesin adam gibi yaşadığından emin değilim. Belki de siz verirsiniz kararı sayın okur:)

Bu masal bir maymun ile prensesin aşkı.

Maymun; maymun işte, kıllı bir varlık. İnsana yakın, insan olmaya çalışan, güdüleri de insana pek bir benzeyen bir hayvan.

Prenses ise, nasıl demeli... Prenses işte. Sevilen, şımarılan, güzel. Bu prenses kafasında çiçeği olan prenses olarak da biliniyor diğer ülkelerde. Mesela Fransa'ya gidin, kafasında çiçeği olan prensesi sorun muhakkak tarif edeceklerdir size onu.

Ben şimdi bir yere kadar gidip geleceğim, döndüğümde hemen başlıyoruz masalı anlatmaya.

Hem kafamı da toparlayıp, anılarımı tazelemem gerekecek.

Evet evet,
geriye dönüyoruz.







When I can not look at your face,
I look at your feet.
Your feet of arched bone,
your hard little feet.
I know that they support you,
and that your sweet weight
rises upon them.

Your waist and your breasts,
the doubled purple
of your nipples,
the sockets of your eyes
that have just flown away,
your wide fruit mouth,
your red tresses,
my little tower.

But I love your feet
only because they walked
upon the earth and upon
the wind and upon the waters,
until they found me.

ara ki bulasın

web'de ara
inbox'da ara
gelen kutusu'nda ara
google'da ara
facebook'da ara

peki nerde bulucam ben seni?

bir şey diyeyim mi, şu internetteki buttonlar hiç işe yaramıyor.

(!): Kelimeleri yazarken yaptığım klavye hatalarından oluşan egzantrik 2 kelime doğdu.

Öğretmeseydin bana o caddenin ismini, vallahi daha iyi geçerdi gecem.

Her zamanki gibi bir gündü. Uyanışlarım aynı, yatışlarım, gün içersindeki düşüncelerim, kavgalarım hepsi aynıydı işte. Buraya geldiğimden beri de yüzüm yanıp duruyor zaten gıcık oluyorum.

Gez toz güzel tabii. Arkadaşlarla laflamak hoş. Güldük bir ara altıma sıçıyorum zannettim. Neyse ordan da çıktım atladım taksiye, gittim bir yere. Oraya giderken hoştu tabii, farketmiştim ama o kadar götü(!) olmadım. Dönerken, aklıam(!) dank etti. Orayı ilk sizden öğrenmiştim, orasının ismini. 15 dakika sonra istesem, evinizdeyim. O kadar yakın yani. Dedim laaaağğn kendine geli haydii hooop! 

Ev için ayrı bir taksi. Zira yürümeye tırsıyorum. Neyse canım o da benim lüksüm olsun, öğrenene kadar böyle. Annemin tembih ettiği gibi herkese kibar davrandım. Taksici de bana çok iyi davrandı. İkisi de iyiydi gerçi.

Evime gelirken, nasıl başım döndü ama nasıl. Zaten yatağa zor attım kendimi. Sinekler de geldi tabii. Çok korkuyorum ama bu evde yalnız kalmaya.

Neyse, zaten burası bana ait bir yer değil. Sevdiğim bir yer hiç değil. Aklıma düşmesi normal böyle şeylerin.

O caddelere alışsam iyi olacak bence. Şansımı zorlamamalıyım.

Ama merak ediyorum.

Orayla, sen nasıl başa çıkacaksın?

(!): Kelimeleri yazarken yaptığım klavye hatalarından oluşan egzantrik 2 kelime doğdu.

ordasın, biliyorum

Gidebildiğin en uç noktaya kadar git, ben karşılayacağım seni. Vardığında da ben alkışlayacağım, ellerim nasır tutacak bu yüzden. Dizlerimiz de kanayacak bittabi, varmak kolay değil. Ölüm yok ucunda ama habire düşmek de var. Bir ben sana, bir sen bana... Tahtıravallideki hallerimiz gibi; bir ben hafifleteceğim seni, bir sen beni.

İnat edeceksin bu hayatla. Ben de hayal kurmaya devam edeceğim. Sen engin bilginle gökyüzündeki cismin meteor balonu olduğunu savunadur, ben onun mars olduğuna inançlı bir bağlılıkla eminim.

Alnındaki ilk sivilcenden beri tanırım ben seni. O yüzden diyorum ki,
bir o kadar daha,
güzel şey yaşayacaksın.

Çok eminim.

ara sıra

Uzandım,
ne kadar yoruldum bilmiyorum artık,
denizden herhalde, çok yüzmüştüm ondan olabilir.

Salıncağımız var bizim balkonda,
rüzgara karşı sallanıp duruyorum.
Görsen, oranın en sert rüzgarını bizim balkon alır.

Yanımda da yasemin ağacı var,
nasıl kokuyorlar,
yasemin gibi, yasemin işte...

Kitap okuyordum, çok da sürükleyiciydi
Portobello Cadısı'ydı adı,
hiç duydun mu?
Adı bile güzel baksana.

Gözüm yaşardı birden, damla süzüldü soğuk soğuk yanaklarımdan.
Neden anlayamadım sonra baktım,
TRT radyolarında eski Nilüfer 45likleri çalıyormuş.

paha biçmek

Küçük çocukları çok seviyorum gerçekten. Bana harika duygular yaşatıyorlar. Hele bir tanesi var, komşumuzun oğlu, deliriyorum onun için resmen. Adı Tuna ve 2,5 yaşında.

Dün konuşuyoruz bir şeylerden. İşte yaramazlık yapan çocuklar olsun, laf dinlemeyen kötü kediler olsun... Beğenmediklerimizi, tasvip etmediklerimizi çöpe atıyoruz. Mesela "Zeynep yemeğini yememiş sen onu çöpe at Sanem", diyor bana hemen hayalimizdeki çöpe atıyoruz Zeynep'i.

Bir kaç dakika sonra şu muhabbet geçti aramızda

-Sanem, şu ampul neden yanmıyor?
-Patlamış o sanırım.
-Neden patlamış?
-Ben topla vurdum ona o da patladı. Yaramazlık yaptım ama yanlışlıkla oldu.

Çok mahsun bakarak dedi ki;

-SENİ ÇÖPE ATMAM Kİ BEN.

that was just a dream, dream, dream

I was passing at your door and I saw your window was open. It was twilight, the sun had just went down and I was coming back from a concert; a huge one. It was great though.

I don't know how I did that but I jumped to your balcony. Yeah, it was second floor.I was suddenly in a room. There were two beds at the corners of the room. I saw your mobile phone which you changed couple of weeks ago. It was Motorola. I thought that you left at home cause I was so sure that you were not there.  But I felt that you were in other room, you know, the biggest one. I wanted to go out but I couldn't. I knew that you would have heard some noise. Shortly after, it was you! But your hair... It was too long. It was long till your back. You were looking like a Korn's vocalist. It was not fun, you were looking good either way.

So I just went to bed and lained. I turned my face to the wall, I ashamed to look at your face you were so serious. I was thinking that I did the same thing again. I was so angry with myself. I was angry beceause I promised myself that I wouldn't come at your door again.

Then I turned my face to you. You were on the opposite bed and just like me you were resting your bones.

You look at my eyes so seriosly. It did not took so long. After, you began to speaking about your stupid stuff, you know like you always do. I was thinking that I could not resist anymore and I could not stand anymore what you have been saying. Same thing! Nothing is changing!

I was in your home again. It was boring again.

The thing is, this was the only place that I wanted to stay till I die.

heves

Ben de sevinmişim işte, öylesine
İyi olacak diye.
Şimdi de diyenler var işte, "aldatıldın" diye.
"Kandırıldın" diye.
"Kırıldın yok yere",
diye diye...

"Neden?" diye,
Diyorum "şiirdeki gibi" diye;
"De hele niye
Ne bilem işte, öyle..."

bitti

Artık konuşmak istemiyorum sizinle,
Ne sizinle ne de ailenizle.
Beş yıl yaşlandım beş günde
Sayenizde.

Yanaşılmıyor da o çok bilmişliğinize
Sizin deyişinizle
Bilgeliğinize...

Dedikodu da veremiyorum size
Heyecan da duymuyorsunuz söylediklerime
İki laf edilmiyor sizinle.

Tahammülüm yok artık tek bir zerrenize,
Ne sesinize, ne de yüzünüze...
Beş yıl yaşlandım sayenizde,
Beş günde.

the king midas and i


I love Florence and the Machine. They are doing really good music. They are popular with their song called "Rabbit Heart". And this song has special lyrics. It really touches my soul!

So, this song was my inspiration. It says;
This is a gift, it comes with a price
                                     Who is the lamb and who is the knife
                                     Midas is king and he holds me so tight
                                     And turns me to gold in the sunlight

I am living in the city where Midas lived and it's called Gordion. I feel like his spirit will survive me and help me to become something beautiful; just like a gold.

I drew myself and him. He embraces me and i love that.
Hayatımdan insanlar çıktıkça ya da ben onları çıkardıkça geriye kalan şu oluyor;

bazı şarkıları dinleyemiyorum artık.

denize bakarken aklıma bu geldi

Hayatta benden alınıp, seve seve başkalarına verebileceğim şeyler var.

Mesela ömrümden 5 sağlıklı yılı bir kanser hastasına, 12 aylık maaşımı bir fakire, böbreğimi- uygun düşerse tabii- böbrek hastası birine verebilirim. Başarılarımı verebilirim alkış almayan birine.

Sırf ben istiyorum diye.

Mutlu eder bu beni gerçekten. Umarım yapabilirim bunlardan birini, ya da bir benzerini, bir gün.

depeche mode yanlış demiş

Her şeyi üzerime alıyorum şu sıralar. Sanki bütün şiirler, şarkılar, sözler bana yazılmış gibi. Arasından bir cümle seçip seçip saatlerce kafamda kuruyorum uzun uzun.

O kadar çok kavga ediyorum ki kafamdaki insanla. Çoğalıyorlar sonra...Birken önceleri, bir kaç kişi oluveriyorlar.

Son derece açık ve net biriyim aslında, ama onlar kafamı karıştırıyorlar.

Sonra herhangi bir şairin tek bir cümlesi yetiyor kafamı berraklaştırmaya. Diyor ki,

"En güzel zamanlarımın üç mel'un adamı var" 

ya da çok tırt bir filmin repliği,


"Keşke diyor, dönmeseydim"

Kelimeler o kadar güzel ve anlamlı ki.

Nasıl olur da aynı zamanda  bu kadar can yakıyorlar, bilemiyorum.

yengeç yüzmez,suda yürür

Canım sıkkın, yengeç burcu olma konusunda takıntılarım var. Uzun zamandan beri düşünüp duruyorum bu kadar kötü müyüz gerçekten diye?

Geçenlerde konuşuyorum bir teyzeyle...Dedi benim de kızım yengeç burcu, çook uyuşuk ve aşırı duygusal biri diye. Tekrar hatırladım yengeç burcu olma konusunda yaşadığım sıkıntıları. Bir de dedi ki üstüne, çook yıpranırsınız çook.

Yapma yaeeaaa! Bilmiyorduk sanki!

Valla ne yalan söyleyeyim, şöyle gerine gerine "Ha haa, aslan burcuyum ben bebeğim" diyebilmeyi çok isterdim. Ya da akrep falan. Hani korkutucu bir havası olsun bir karizması olsun değil mi hayvanımın? Yok! Kabuklu, tıkkırı tıkkırı yürüyen bir canlı. Yampirik bir de.

Ama toparlıyorum kendimi, hemen sevdiğim müzisyenlere, oyunculara bakıyorum ve görüyorum hepsi yengeç!!! Yehuuuu!! (Allahım ne büyük başarı!)

1.Türkan Şoray
2.Frida Kahlo
3.Meryl Streep
4.Robin Williams
5.Sezen Aksu


Hepsinde ortak bir nokta var ki, işlerini hakkını vererek ve her şeylerini ortaya koyarak yapıyorlar ve yürek titretiyorlar resmen! Ve de üretkenlerdir hep. O yüzden sancı çekerler sürekli.

Bence korkulacak bir şey yok! Arada gelirler giderler bu insanlar, bir de kıskaçları vardır koparırlar fena, hem kendi etlerini hem de başkalarınınkini.

Severim yine de kendimi. Yanağı sıkılası bir insanım.

Ha bu arada, daha kötüsü için,

(bkz: balık burcu)

21.yy

21.yy'ın yani çağımızın hastalığı çoğu insana göre kanser. Midemizi, bağırsaklarımızı, lenf bezlerimizi, tükürük bezlerimizi, gırtlağımızı, iliğimizi...vb organ ya da hücrelerimizi dört bir yandan hapseden kanser hastalığı. Doğru tabii.

Ben olaya daha farklı açıdan yaklaşıyorum şimdi.

Bana göre, çağımızın hastalığı ALDATMAK!

Şu günlerde kafamı nereye çevirsem karşıma çıkıyor. Öyle hikayeler duyuyorum ki nasıl korkuyorum anlatamam. En takdir ettiğim evlilikler, beraberlikler, "ayy ne şirin çift" dediğim sevgililerin hepsinin ayrılma sebepleri bu.

Yani çok içiyorsun, sarhoş oluyorsun, boşanıyorsun. Çok temiz iş.

Yargıladığım şey, boşanmak ya da ayrılmak falan değil de iradesizlik, güçlü olamamak herhalde. Kızıyorum çünkü ben ve benim gibiler bu gerçeklerle karşılaştığı zaman allak bullak oluyor(uz). Karşıdan aldığım cevap da "Ayy canım ne olacak karşı taraf da yapıyor, sen de yapıyorsun zaten bilemezsin ki hiçbir zaman", "Artık bu gereklilik gibi bir şey", "Sevmiyorsan aldatırsın", "Aldatılmayı hakettiyse aldatırsın"...falan. Ne diyebilirim ki ben çağın çok gerisinde kaldım herhalde. Çeşme başında hayatının erkeğini bekleyen ve ömrünü onla geçiren köylü kızlardan farkım yok demek ki?

Zor oluyor tabii, inandığınız sahip çıktığınız değerlerin çağın getirdiği koşullara göre yitmesi. Düşünüyorum da çok fazla insan tanımamak, çok kafa dağıtmamak lazım mutlu olmak için. Ailelerimize baktığımda bunu görüyorum. Küçük ve kendilerine ait çevrelerinde yaşayıp gitmişler. İyi ya da kötü, idare etmişler bir şekilde. Ya da diyebilirim ki benim annem babam birbirlerini çok severek çeyrek asırdır beraberler, şu bahsettiğim hastalık olmadan. Bu yüzden mutlu bir çocukluk ve gençlik dönemi geçirdim ve zannettim ki herkes böyle. Hayal kırıklığına uğruyorum ama.

Sayılarımız arttı herhalde? Artık daha çok hastalanıyoruz gibi sanki, ya da daha uluorta mı ne?

Şimdi adam napsın gidiyor barlara falan, görüyor orda afet-i devranları çeşit çeşit...Ya da kadınlar için aynı şey geçerli analar da az değil bal köpüğü gibi oğlanları doğurup salıyorlar etrafa. Ne ayıp. E hal böyle de olunca bir sürü insan, bir sürü renk... oof cümbüş! Elini sallasan ellisi canım!

Cahil olsak daha mı iyiydi ki? Bilmeseydik barları, diskoları falan, başımız dönmeseydi o kadar, tanımasaydık o kadar fazla kişilik, ten...Daha mı mutlu olurduk? Sahip olduklarımıza sahip çıkar mıydık o zaman? Maymun iştahlılık yapmazdık değil mi?

Değil evlenmeye falan, ilişki yaşamaya korkar oldum. Korkarak yaşayamazmışım ama öyle diyorlar bir de! Karşı taraf için de değil sadece, insan kendinden de korkmalı, yapabileceklerinden.

Korkuyorum, ilerde çocuklarıma (olursa) anlatacağım hikayeler bu kadar can yakacak diye. Onlara gerçek bu demek istemiyorum hiç. Onların gerçekliği daha başka olsun isterim ben.

891

ne zaman girsem o odaya,
aklıma küçüklüğüm geliyor.
lakin ortada yatan yaşlı bir adam
uykulara dalması da pek zor

ne zaman uyusam o odada
yatmadan önce karabasanlar geliyor
iç hesaplaşmalar başlıyor sonra
kafamda bin türlü ses konuşuyor

uyunulmuyor o odada
uykudan ayılamıyor uyuyan da

ne zaman girsem o odaya
aklıma ölüm geliyor

çok soğuk buralar

Halam, canımın içi, bir kaç gündür bizde. Evde gırgır, şamata, kızlar partisi gırla! Çok tatlı bir kadındır, hayatı kolaylaştırır insana, komiktir de.

Geçen gün durduk yere bana bir şey sordu ve şöyle bir konuşma geçti aramızda:

-Eee kızım, senin sevgilin erkek arkadaşın falan yok mu?
-Yok halacığım.
- E be yavrum, sen niye böyle ayazda kaldın!


Ezildim, büzüldüm, pıstım.

Kendisine rastlamamaya çalışıyorum şu sıralar, ev içinde.
kimse çitlembik çitlemiyor burda!
işimiz gücümüz var.

my huckleberry friend

Mark Twain'i çok seviyorum.

Şu sıralar kendisi içimdeki Oscar Wilde'a tur bindirdi.

Aslanım benim.

ajdara hayranım

Ajdardı di mi o adamın adı?

Ne güzel diyor ya



"Beni zora sokma,
Alırım senden sonra tüm yetkimi"

"Alırım senden sooonraaaaa
Tüm sevgimiiiiiii"

Lazım böyleleri,
lazım lazım

raftan sünger düştü, başım şişti

şöyle de bir şey var mesela unutmak diye,
ne biçim laf o öyle yani neden unutasın ki ne saçma
ne abidik gubidik insanlar var anlamıyorum ne biçim akıl veriyorlar
s.ktir et gibi falan
terbiyesizler

pek bi haylaz geçti bir kaç ayım,
yarın da kararlarımdan cayayım falan
diyemiyorum hani pek bir havalıyım diye?

çok zor geçiyor ya,
kışı ayrı zor,
yazı ayrı

ha gayret diyorum
sezen aksu dinliyorum
diyeceğim o ki

herkesin hayatı zor.
Bir şeyleri bilip de susanlardan korkum var.
Yorum yapmayanlardan.
Hep bir şey saklıyor onlar.

gunnar madsen aşkına

Bu sana ağıt olsun,
arkandan ağlamak ya da gözyaşı gibi bir şey değil de
hem sana sitem hem de yakarış olsun
henüz ölmedin ama,
yeniden diriliş olsun sana

olmaya çalışıp olamadığın her şey için,
hayalini kurup da bulamadığın için,
sustuğun için, konuştuğun için,
kaçıp gittiğin için önce sonra tıpış tıpış geri döndüğün için

katı kurallarının yanında geniş salonlarına sahip olduğun için,
başlarken aslında bitirdiğin ve bitenleri tekrar başlattığın için,
geçmişi düşünüp, gelecekten korkup bugününü piç ettiğin için
akıl olamadığın için duygunun yanında

aynı müzikleri yıllardır dinlediğin için,
aynı duvarın köşesine yıllardır baktığın için
aynı yere bacağını aynı günde bir kaç kere çarptığın için
ve hep aynı yerin acıdığı için

kimseyle yatamadığın için koyun koyuna
ve kimseyle yürüyemediğin için yanyana
hep ama hep bir odada, bir yastıkta geçirdiğin için vaktini
sessiz, sakin, herkesten uzakta

geleceğim diyip gitmediğin için
varmak değil de sadece gitmek olduğu için
kımıldayamadığın için
hep orda bir yerdesin

duvarların dili olsa da senin yerine anlatsalar keşke bir çok şeyi
sen beceremediğin için

these songs!!!

Holaa my friends!

I made 2 playlist for you.Either you cheer up or go deeper!


These songs are breaking my heart.

Moby-In This World http://fizy.com/#s/16ooet
John Lennon-Oh My Love http://fizy.com/#s/16u205
Rufus Wainwright-In My Arms http://fizy.com/#s/1iol6s
Oi Va Voi-Foggy Day http://fizy.com/#s/1agwk1
Antony And The Johnsons-Hope There's Someone http://fizy.com/#s/1032mt
Antony And The Johnsons- The Lake http://listen.grooveshark.com/#/search/songs/?query=anthony%20and%20the%20johnsons%20the%20lake
Parov Stelar-Goodbye Emily http://listen.grooveshark.com/#/artist/Parov+Stelar/101139
Jay Jay Johanson- Believe In Us http://fizy.com/#s/1dld8p
Nouvelle Vague- In A Manner Of Speaking http://fizy.com/#s/106kf6
Richard Ashcroft- A Song For The Lovers http://fizy.com/#s/16n4of
The Do- At Last http://fizy.com/#s/16jnq3
Sia- Breathe Me http://fizy.com/#s/16lw8f
Sia- Little Black Sandals http://fizy.com/#s/1bxcxn
Ennio Morricone-Cinema Paradiso Movie Theme  ( I really like this one)  http://fizy.com/#s/1i14ru
Amy Winehouse- Back To Black http://fizy.com/#s/102mf2

These songs are putting flowers in my hand!

Camille- Le Festin http://fizy.com/#s/1194pn
Camille- Les Ex (J'adoreeeee:)) http://listen.grooveshark.com/#/search/songs/?query=camille%20les%20ex
Scorpions-Holiday http://listen.grooveshark.com/#/search/songs/?query=scorpions%20holiday
Buena Vista Social Club- Candela (ay ay aaayyaa!) http://fizy.com/#s/170o6g
Zorba The Greek- Sirtaki http://fizy.com/#s/101vri
Kelis-Trick Me http://fizy.com/#s/1c3wy2
Jack Penate- Tonight's Today  http://fizy.com/#s/1c0cii
Dee Edwards- Why Can't There Be Love (Thank you Yeliz for this song) http://fizy.com/#s/1gymlb
Ella Fitzgerald&Louis Armstrong- Let's Call The Whole http://fizy.com/#s/16vicy
Bow Wow Wow- Fools Rush In http://fizy.com/#s/1904lg
Nouvelle Vague- Dancing With Myself http://fizy.com/#s/16lc8p



I can not come, I can not go; I can just stay. Come to me.

this is me

I am not black,I am not white; I am grey.
I am not cold,I am not  hot; I am warm.
I am not the dark, I am not the bright; I am twilight.
I am not the start, I am not the end; I am in the middle.
I am not real, I am not fake; I am a dream.
I am not vintage, I am not futurist; I am timeless.
I am not the past, I am not the future; I am now.
I am not a home, I am not a hotel; I am a room.
I am not old, I am not young,; I am a teenage.
I am not a novel, I am not a quote; I am a poem.
I am not a rose, I am not a daisy; I am a lilac.



The legend of 1900

max:

-benimle gel 1900, büyük patlamayı rıhtımdan izleyelim ve sonra sıfırdan başlayalım, bazen en geriye, başa dönmen gerekebilir 1900; iyi bir öykün ve onu anlatacak bir kimsen oldukça gerçekten işin bitmemiştir, unuttun mu bunu bana sen söylemiştin.
şimdi anlatacak ne çok öykün vardır senin düşünsene.
dünya senin her sözünü can kulağıyla dinleyecek.
müziğine deli olacaklar inan bana, tüm şehir...

1900:

-tüm bu şehir
sonunu göremiyorsun
son, lütfen, lütfen bana onun sonu nerde gösterir misin?
şu geminin iskelesinde her şey güzeldi, ve paltomun içinde ben de muhteşemdim, çok yakışıklıydım, ve harika görünüyordum, ve gemiyi terk etmek konusunda hiç tereddütüm yoktu.
sorun yoktu.
beni durduran gördüklerim değildi max, beni durduran görmediklerimdi.
bunu anlayabiliyor musun?
görmediklerim.
bu koca şehirde sondan başka her şey vardı, ama bir sonu yoktu.
görmediğim şeyse, bütün her şeyin nerde son bulduğuydu.
dünyanın sonu.

piyanoyu ele alalım.
tuşlar başlar.. tuşlar biter..
bilirsin ki onlardan seksensekiz tane vardır, hiçbiri sana farklı bir şey söylemez.
onlar sınırsız değildir.
sınırsız olan sensindir.
ve bu seksensekiz tuş üzerinde yapabildiğin müzik sınırsızdır.
ben bundan hoşlanıyorum.
bununla yaşayabilirim.
beni geminin iskelesine getiriyorsun ve önüme milyonlarca tuşu olan bir piyanoyu itiyorsun.
bu piyanonun tuşları sınırsız.
eğer sınırsız sayıda tuşu varsa o piyanoda çalabileceğin hiçbir müzik yoktur.
bu tanrının piyanosu.
tanrının caddeleri, görmüyor musun, orada binlerce cadde vardı.
nasıl yapıyorsunuz, yalnızca birini nasıl seçiyorsunuz?
bir tek kadın.
bir tek ev.
kendinin diyebileceğin bir toprak parçası ve seyredebileceğin bir tek manzara.
ölmek için bir tek yol.
bütün bu dünya nerede biteceğini bilmeden üstüne yükleniyor.
nerede sona erebileceğini bile bilmiyorsun.
yalnızca bunu düşünerek parçalanacağından hiç korkmadın mı?
onun içinde yaşamanın muazzamlığını...
ben bu gemide doğdum ve dünya benim yanımdan gelip geçti.
ama her seferinde ikibin kişi.
ve burda arzular vardı.
ama asla geminin pruvasıyla kıçı arasına sığdırabileceğinden daha fazlası değil.
mutluluğunu sınırsız olmayan bir piyano çalarak yaşarsın.
ben bu şekilde yaşamayı öğrendim.
kara.. kara benim için fazla büyük bir gemi.
çok güzel bir kadın.
çok uzun bir yolculuk.
çok yoğun bir parfüm.
onun müziğini nasıl yapacağımı bilmiyorum.
bu gemiden ayrılamam ben.
en iyisi yaşamıma burda nokta koymak.
hem ben hiçkimse için var olmadım.
sen bir istisnasın max.
sen burda olduğumu bilen tek kişisin.
sen azınlıksın.
ve buna alışsan iyi edersin.
affet beni dostum.
ama burdan ayrılmıyorum.

sıra size geldi

1, 2, 3, 4 nolu vagonları gezdim, bitti onlar. 5 ve 6'da sıra. Çok merak ediyorum sizi. Sevimlisinizdir umarım.

Önemli kişiler

Gmailde kişi listesinde bir kısım var, önemli kişiler diye. Tıkladım üzerine, içinde Sanem Odabaşı yazıyor. Teşekkür ettim gmaile. Onun için önemliyim.

nen var gülüm?

Bir dönem, çok zor geçti. Hani her şeyinizin elinizden kayıp gittiğini sanarsınız, saçma sapan dramatik hareketlere boğarsınız kendinizi, en yakın arkadaşınız Müslüm Baba falan olur ya, aynen öyle. O günlerden birinde bilgisayar başında makale çevirileri yaparken kendime şunu dedim. "Sanem; bahara sahipsin, çiçeklerin var, kuşların var, müziklerin, sevdiğin filmler, kitaplar...Bunların hepsine sahipsin, daha ne!"

Sonra bunu yakınlarıma da sormak istedim. Neye sahipsin? Basit bir soru. Hani canınız sıkılır ya, aklınıza neyse ki buna sahibim diyebileceğiniz neyiniz var diye sordum. İlk gelen cevapları yazıyorum şimdi sizlere:

Nergis: Duman'ın gitaristi Batuhan'ın gömleği var.

Uğurhan: Ben varım!

Buğra: Özgüvenim var.

Joe: Geleceğim var.

Cihan: Beynim var.

Yeliz: Seks var.

Tuna: Yaşamak var.

Gözde: Gücüm var.

Ferhan: Onurum var.

Buket: Sepetli bisikletim var.

Jale: Dostlarım var.

Melih Can: Fikirlerim var.

Mahir: Ruhum var.

Bilge: Muhabbet var.

Vera: Ben avrım, ben ben.

Çağlar: Zekam var.

Irene: Ailem, arkadaşlarım, sevgilim ve Sanem var.

Defne: Ben üzülme, ben varım.

Gülfidan: İnancım var.

Tijana: Arkadaşlarım var.

Tuğçe: Gururum var.

Ezgi: Ailem var.

Zeynep: Ömer ve Onur.

Onur: Zeynep ve Ömer.

yine mi çiçek?

Anne ben büyüdükçe anladım bazı şeyleri,
Seni , kendimi, kardeşimi
İçimi gördüm sende, çiçeklerini besledim
Kuşlarını tanıdım, öptüm toprağını
Hani söylerdin hep aynı şarkıyı,
Kızardım, derdim bırak artık bunları,
Ben bırakamadım yarım kalanlarımı.
Bilemedim senin ezberlerini,
Okuyamadım, anlayamadım, sustum kaldım
Tanıdıklarını, gördüklerini hep bildim sandım da
Gördüklerime sonradan şaşakaldım.
Farklı din, farklı dil, farklı biri farkettirmezken bana kendini
Senin anılarını hatırlıyorum şimdi,
Otuz yıl sonra bile aynı herşeyin hali
Basıp giderken hep kestirme yollardan
Keskin virajlarda buldum kendimi
Anne, ben büyüdükçe anladım bazı şeyleri.

saturno contro

Ferzan Özpetek filmi. Türkçeye Bir Ömür Yetmez olarak çevrildi. Cahil Periler'in devam filmi gibi geldi bana biraz, zira oyuncular aynı, uzun muhabbetlerin yapıldığı italyan sofraları, yemekler ve gay teması aynı. Fakat bu filmde bir arkadaşın, bir sevgilinin ve bir oğulun ölmesi üzerine değişen, gelişen hayatlar anlatılıyor. Çok da büyük oynamayan, kendi halinde bir film. Ama beni etkileyen iki şey var bu filmde. Biri soundtrack'de Işın Karaca'nın seslendirdiği Bitmemiş Tango'nun olması diğeri de Lorenzo'nun arkadaşlarını ve sevgilisini sofra kurarken izlediği sırada söylediği şu sözler:

“Süpriz, yenilik, beklenmedik şeyler istemiyorum. Herşeyin şu an olduğu gibi kalmasını istiyorum. Daima… Daima diye birşeyin olmadığını bilsem de.”

Filmin fragmanı:


Bitmemiş Tango:

5 duyum size sözüm

Elim! Artık daha çok çalış. Kitlenme bazı şeylerden. Üşenmeden uzanmasını, dokunmasını bil. Tutmasını daha çok. Saçma şeylere uzanma.
Dilim! Kelimeleri söylerken üşenme, çekinme. Çok kibar kaldın kimi kulaklara, kaba da ol bazen.
Gözüm! Daha dikkatli gör. Kaçmasın bir şey.
Kulaklarım! İşitileni duyma, dinle. Unutma bir de.
Burnum! Hafızamı tazelemekten yorul, küçük oyunlar yapma bana. Herkesin, her şeyin kokusunu duymasam da olur.

heraklitos sen neymişsin

Dört yılda kampüsteki cafede o küçük garson kızın büyüdüğünü gördüm. Ve bir şeyler için sürekli ezilip büzülürken önceleri, şimdi oturmuş, en kaba ve en sert diliyle bir şeylere kızıyor, elinde de bedavadan içtiği çayı.
Yani, gün oluyor devran dönüyor. Hiçbir şey ve hiç kimse eskisi gibi kalmıyor.
Eski, karın doyurmuyor.
Ama, öbür yandaki cafede çalan müzikler hep aynı.

dolphins

I left the dolphins all behind, now i am swimming with the sharks and I got my first bite from them.

I am scaring so much, lord knows I am scaring from the deeper.

Is this an exploration? Is it kind of discovering the world? Is it leaving the safe harbor? Am I growing up like this?

I miss the dolphins, I am missing them from the deeper.
dedim ayy
dedim off
dedim ahhh
dedim vayyy
dedim pıfff
dedim ööff
dedim hıııhh
dedim ühüüü
dedim ahhh ahhhh
dedim ooooofff offff

dedim oh
dedim oh be!

sia




I love Sia Furler! And I made an album cover to Sia, for my graphic design project(just my imagination darlings). I know that she enjoys hand-drawings so here it is!

öl,yat





Burası İnegölde, küçük bir köy. Adı Oylat. Kaplıcaların, hamamların ve küçük pansiyonların olduğu şirin mi şirin bir yer. Ben buraya Kasım ayında gittim, isterdim ki sizlerle de sonbaharda paylaşayım bunu ama bahara girerken bir geri dönüş olsun bize:) Sanırım sonbaharda gidebildiğim için oraya çok şanslıyım çünkü ben hayatımda bu kadar güzel bir doğayla hiç karşılaşmadım ve hele o renklerle! Etrafta organik ürünler satan köylüler biraz huysuz ama mısır ve kestane nefis!

Oylat'ın adıyla ilgili bir de hikayesi var. Vakti zamanında bir kralın güzeller güzeli bir kızı varmış fakat bu kız genç yaşta bir hastalığa tutulmuş ve tüm vücudunu isilikler,yaralar, çıbanlar kaplamaya başlamış. O kadar çirkin bir kıza dönüşmüş ki babası ondan utanmaya başlamış. Artık dayanamaz hale gelince de kızı ıssız bir dağa bırakmış ve ona orda "Öl, yat" diye bağırmış. Kız da tek başına ormanda yaşamaya başlamış. Vadiden içtiği ve yıkandığı su bakmış ki yaralarına iyi geliyor. Çok kısa zamanda iyileşmeye başlamış. İsmi de zamanla Ölyat'dan Oylata dönüşmüş.

flashbeckimsi

Kokular vardır, renkler, sesler bir de . Bu üçü sanırım hayatımızı en çok etkileyen şeyler, her durumda. Ve bunlar bizimdir, bize ait. Kimselerin içine girip çıkamadığı bizim gezindiğmiz, bize özel. Düşüncelerimizi, anılarımızı, sevdiklerimizi, karın ağrılarımızı, kalp atışlarımızı, acılarımızı bize hatırlatır ve bunlar hep bir yere ait olup, yersiz zamanlarda karşımıza çıkar tekrar; karın ağrısı, baş ağrısı, gülümseme, ağlama oalrak geri döner. Bazı anılar siyahtır bizde, bazıları kırmızı, bazıları mavi. Bazı kokular terdir, bazıları bahar, bazıları deniz. Bazı sesler vardır uyutur, bazı sesler vardır bayıltır, bazı sesler vardır yumuşatır.

Ne hoştur. Ne fenadır.

kreş















Geçen günlerin birinde, başıma üç çocuk kaldı,ilgilenmem için. Hepsini dizginlemek zor çünkü çok hareketliler, çok meraklılar ve bazen, şirinliklerini suratınıza tükürerek falan kötüye kullanabiliyorlar. Herneyse, hepberaber resim yaptık heyecanla. Ben yaratıcı işlerin çıktığını düşünüyorum. Sanırım böyle bir proje gerçekleştireceğim onlarla.

Alp 2,5 yaşında ve harika helikopter çiziyor, deniz kızı da ona ait.

Nisa 4 yaşında ve eli yanan kız çizdi, sonra eline soğuk su dökerek ona yardım etti. Onun çizdiği bulutlar fırfırlıymış. Yazma biliyor gibi ama tersten, rakamlardan görebilirsiniz:)

Rana 5 yaşında ve bilmediği şeyleri çizmeyi seviyor, soyut ifadelerden hoşlanıyormuş (bu kız bana yerçekimini anlattı). Kız çizmesini biliyor da etek yaparken baya zorlanıyor, noktalarla eteğin dış hatlarını belirtirseniz eğer, onları takip ederek kızları giydiriyor.

Sevdim ben onları.