Yokuşun başına geldiğinde seyre dal, hayal kur

Hatırlıyorum.

Mükemmel bir Mayıs sabahıydı. Kitapçıları gezmiştim, fötr şapka almıştım kendime. Hava rüzgarlıydı ve elim devamlı kafamın üzerinde, yeni aldığım şapkam uçmasın diye destek oluyordu.

Uzundu tabii ki elbisem siyah, mavi de bir ceketim vardı.

O günü, o sabahı unutamıyorum çünkü İstanbul'u ilk keşifimdir. Tek başıma. Keyiflice.

Güzel şeylerden bahsetmek gerekirse eğer, güzel şeyler yaşacaksın. Özeneceksin kendine. O sabah da öyle özenmiştim. Çok basitti aslında yapacağım şey ama ben ilk kere yapacağım için müthiş heyecan duyuyordum. Taksimden başlayarak Karaköy'e kadar yürüyecektim altüstü.

Yürüdüm. Asmalımescit taraflarında da oyalandım. İngiliz Konsolosluğu'na selam ettim. Kare bir bina diye düşündüm içimden. Sadece kare. Güzel değildi, öyle bahsettikleri gibi dehşet bir mimari yapısı yoktu işte.

Galata'dan da geçtim. Müzik aletleri satan dükkanlara baktım. Söz verdim kendime ilk maaşımla bir trompet alacaktım. Kulenin o taraftan da geçtim. Elimde soğuk buz gibi olan içeceğimin sadece buz parçaları kalmıştı. Ağzıma yuvarlayıp kalan buzları, bankların yanındaki çöp kutusuna bardağımı attım.

Bu kadar basitti gün. Öylece yürüdüm saatlerce ve çok mutluydum.

Yokuşun başına geldiğimde denizi gördüm.

İşte o zaman, tam o sırada biliyordum buraya geleceğimi. Biliyordum çok güzel ayların beni beklediğini.

Yanılmamışım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder