incapable

Incapable
and disable to understand what's lying underneath
truly, deeply and stupidly
unable
helpless
weak
and humble
that's what you are my dear lord
my sir
my master
my words are inarticulate to describe your insolvency
and your weakness.

deneme 1, 2, 3

Alıp git dedi şunları
al işte dedi
al git
elindeki tavsiyeleri avcuma tutuşturup

gözbebeklerimizi büyütmesinde sorun yok
ama hıçkırıklarımızı durdurur mu bu ilaçlar

dedim hani biraz kaslı
uzun boylu
poslu
endamlı
adam olacaksa hani işte böylesi olmalı
e biraz da vurdum duymalı
az birazda vefalı olmalı
dedim beni böyle yetiştirdi anam
karşımdaki de bittabi böyle olmalı

yok yok, gözbebeklerimiz yerinde kalsın
e arada insan onlara da aynada bakmalı

aldım gittim ilaçları
ama dedim ya sorun değil
maksat ki durdursun hıçkırıkları
çığlık da değil hani
tizinden,pesinden o suskun puskun
sinsi
hıçkırıkları
dedim deminden beri
diyorum
bir ileri bir geri
sus pus hıçkırıkları susturmalı

avuç içlerimizin terlemesinde de mahsur yok
insan önce içini sıcak sularda yıkamalı

dedim neyse, değiştridim
sen yeter ki gözbebeklerime dokunma
ilişiğim vardır benim onlarla sen iyisi mi gözbebeklerimin
haresine
halesine
dokunma
önce insan gözbebeğiyle barışmalı
dedim mazeretim iki kaşımın altında
e boylu poslu adam gibi adamın da
güzel bakan iki boncuk da zaten
o iki kaşının altında

ama işte hiçbir mahsuru yok şu saatten sonra
utanmak mı dedin?
ha o işte iki kaşın ortasında
sen iyisi mi ama
en iyisi mi
ver ilaçlarımı
da
iki kaş altına dokunma

Traveller's Dower

A few weeks ago, I attended for a competiton which was about fashion design and the main purpose of this competetion was  to push forward young skills in Turkey. It really did not end as I dreamed- yes I could not even make semi-final- but I believe I made beautiful collages for my collection during that time.

My theme was "Traveller's Dower" and I read a great poem from an old English poet which says; Pluck not the wayside flower, it is the traveller's dower, which inspires me still.

So here are the collages I made for this collection. Hope you like my precious pieces.









yıl 2011, oflardan ohlara geçtik nihayet

Artık, eski buruk şarkıları dinleme vakti. Biraz tehlikeli bulduğum dalgalı sular da duruldu. Dinginliğim ön saflarda; çarpışmıyor üstelik. Yüzükoyun yatmış ve güzel bir kitap okuyor. Başında da güzel bir papatya tacı.

Şimdilerde böyle. Korkunun ensamesi yok desem yeridir. Dem bu demdir. Tam da yeridir huzurumu betimlemenin.

Kollarımı açmışım sana, basmışım başını bağrıma. Ohh ya! Ohhhhhhhhhh
Keyfin benimkine oranla daha yüksek, daha bir volümlü. Can sıkıntılarım dalgalı denizlerin sahildeki kayalara vurması gibi coşkulu. On kaplan gücünde tedirginim ve yorgunum.

Ama tanrının sevgisi, şefkati, ilgisi, alakası senin üzerinde olsun evladım. BİZE DE EL RAHMAN-I RAHİM. Ancak bu kadarını söyleyebilirim.

o kadın da biraz benim

Bir kadın vardı, cesaretsiz olarak adlandırılan ve belki de bu yüzden de o odada geçirdiği zaman boyunca hep hor görülen ve eksik, gedik, yarım bırakılan bir kadın.  Cesur olması gerekiyordu, başkalarının gözlemlerine göre. Cesaretin bir gramı bile yoktu bünyesinde. Halbuki ben O'nda, birçoklarında bulunmayan taşkınlığı ve açıkyürekliliği net bir şekilde görebiliyordum.

-Özne olan "O Kadın". Bahsi geçen şahısla aynı.

Bana da sorarlardı, zaman zaman. Cesaret gerekli ona kendini savunmak için , değil mi ama , diye. Başkalarına karşı aklınla, zihninle değil de dilinle savaşmak ve sövmek için cesaret gerekliydi. Eğer cesur değilsen de zaten kaybetmeye mahkumdun. Öyle miydi bilemedim.

-Bilemeyen benim. Öznesi benim bu hikayenin.

Ama birden kendimi küçücük hissettim, kelimelerle karşımdakine savaş açmadığım için. Büküp büküp karşıdakine fırlattığım cümleler bana bumerang gibi geri dönmüştür zaten hep. Ok gibi fırlatıp saplayamadım kimsenin içresine sözlerimi. Söylerken bile benim dilim acırdı, bırak karşıdakinden kan akıtmayı... Bunları düşündükçe, dedim işte, o zaman sen de cesur değilsin. Sonra o küçük kadını korumak için, biraz da kendimi aslında, dedim, her insanın cesaret gösterdiği alan farklıdır. Kimi anne olmayı seçer, o da bir cesarettir, kimi aşık olmayı, kimi saçmalamayı, kimi kavga etmeyi, kimi uzak ülkelere gitmeyi... Bunu söyledikten sonra insanlığımızdan utandım. Ne yaparsak yapalım birileri hayatta hep tatminsiz ama biteviye talepkar olacak zaten.
Niye kendimizi üzelim?

"Kendimiz"'e yöneltimden çıkacak özneler: O kadın ve ben.

O kadın bunlardan bir tanesini mutlaka-çoktan yapmıştır zaten.

O kadın: Ben
zaten ne gerek vardı şu yürüyen merdivenlere
ayağımın altından akıp giden siyah bir zemine
lüzmu yoktu onun beni taşımasının, ileriye
zaten de ben isterken dönmek geriye

sokak direği

yaklaşır gibi işte bir yerden başka bir yere
el uzatır gibi bir koldan çıkan hareketle
parmağını uzatır gibi
gösterir gibi karşıdaki ismi, cismi ya da her neyse
ne denilirse
ne denilebilirse, kendisine
uzatırken elini tekrar gerisin geri çekercesine
dili var, ağzı var, sözü var, kelimesi var tonla ama
dilsizmiş gibi
işte konuşamamış da susmuş gibi hani
hani var ya şu bizim sokakta boylu poslu yakışıklı bir elektrik direği
onun gibi uzun, biraz ince
onun grisi gibi solgun
hani kendinden başka bir yeri aydınlatmayan şu sokak direği
hain gibi şu sokak direği
oysa ki sadece yalnız
ama yapayalnız şu sokak direğini işaret eder gibi
öyle yalnız bir şeyi çok kılar gibi
gözüne sokar gibi tüm gerçekliğini
öyle işte
hani
parmağını çekince
yalnızlığına dönecekmiş gibi
diyorum var işte bir şeyi
var
bir derdi, kederi
var gibi de
söyleyememiş gibi
kalmış orda öylece o cağnım
yakışıklı sokak direği

annem gibi

Anneme benzedim. O da işten döner dönmez daha üstünü başını değiştirmeden yemek yapmaya başlardı ki gecikmeden ve de kuvvetini de yitirmeden sofrayı hazırlasın, karnımızı doyursun. Çalışan, hem de çok çalışan ve iki çocuk sahibi bir kadındı O ve evde kurtlar gibi aç 3 şahsı doyurmakla da yükümlüydü. Üstelik hayat boyu.

Ben şimdi şimdi anlıyorum bunun ne kadar zor bir görev olduğunu ve sebat etmek gerektiğini. Kendimi bile işten dönünce zor doyururken annemin yaptığı şimdi bana çok zor ve uzak geliyor.

Üzerine yağ kokusu siner miydi yemek yaparken pek hatırlamıyorum. Zaten böyle şeyleri kafaya takacak kadar önem vermezdi. İyi ki vermedi, ben de onla beraber kafama takmamayı öğrendim bazı şeyleri. En azından soğanlı yemek yapmaktan çekinmedim. Ya da sarımsaklı yoğurt yemekten. Doğal antibiyotiğimi anneciğim hep doğal yollardan verdi zaten. Ama bazen, işte belki onun için de en zor olan kısım buydu, dalgınlıkla üzerine bir şeyler döktüğünde ya da üstündekiler bir şekilde kirlendiğinde, ertesi günün sabahında işe giderken giyeceği şık bir gömleği, pantolonu bulmakta zorlanır ve hafiften dudağını bükerdi. Ardından gelen bir "TÜH" ... O zaman içim parçalanırdı benim. Ama onun da bazen çaresini ben bulurdum sonra ne akıllı kız olduğumu söylerdi bana, sevinirdim işte.

Annemden uzaktayım ben şimdi. Sabahları işe giderken ne giydiğini göremiyorum ya da akşam evde ne yemek pişirdiğini. Ama her sabah ve her akşam O'nu büyük bir özlemle ve takdirle anıyorum.

Hem aşımda, hem işimde.
her meyhaneye gittiğinde kimseye etmem şikayet'i telefondan bana dinleten bir babanın kızıyım, daha başka ne isterim. onun sağlığını herhalde
Yani zaman geçti.

Doğduğımdan beri 22 yıl,
ilk aşık olmamdan bu yana 16 yıl,
saçımda ilk beyazımı gördüğüm günden beri 4 ay,
yeni bir işe başlayalı 18 hafta oldu.

İstanbul'a taşınalı 1 yıl ve hatta yeni bir eve de taşınalı 8 ay oldu.
5 gün oldu benim hayalimin gerçekleşmesine tanık olmam ve 1 hafta oldu sevdiğim memleketimde sevdiklerimle buluşmam, babamın dizinde koca halimle yatmam.

Ve bunun gibi daha nicesi. Ve bunların üzerine de kayda değer bin türlü olay daha oldu. Ama hepsi zamanla geçti.

burası evim olsun

anne ben burayı bir ev yapacağım
güzel bir perde lazım bana
biraz çekmeceli dolaplar
raflar
kitaplarım gelsin sonra, kazaklarım, hepsi gelsin
misafir gelirse odamda uyusun koltuk lazım bana
çatal bıçaklarım, bardaklarım, kupalarım
televizyonum bile olsun
gitarımı da alayım sonra
hepsi yanı başımda kurulsun
gitmeyeceğim bir yere
burası memleketim olsun
odamda kilimim olsun
olsun be anne
buradayım uzun bir süre

deneme 1,2,3

Yarın için pek umut yok. Afili laflar etmeyelim lütfen. Bazı şeylerin değişime uğramayacağı- en azından benim için- aşikar. Daha ne kadar sürdüreceğim bu oyunu onu da anlayabilmiş değilim. Olmayacak duaya kaçıncı kere amin dediğimi hatırlamıyorum bile. Söz konusu hafızam ve kayıt tutmaksa, ben hep yeniğim zaten.

İyi şeyler dilemekten başka da elimden bir şey gelmiyor. Bugün yolda yürürken nasıl midem bulandı ve başım döndü anlatamam. O zaman anladım ki açlık, yorgunluk ya da hastalık değildi midemi bulandıran şey. Umudumun olmayışıydı. Daha fazla beklemeyeceğimi anladığım an midem bulandı. Oturaklı midem, ruhum sabırsızlandıkça hop ediyordu. Bunun sonrası hep sancılı geçer.

Sahi, biri bana hatırlatsın. Olmayacaklara kaçıncı kez kendimi kandırışım bu?

böyle olmayacağıma yemin ettim bu sabah!

yeşil çayınız var mı? yoksa almayayım teşekkürler
yoga şart tabii ki
sabah 1, akşam 1 olmak üzere günde 2 defa GNC vitaminlerimi alıyorum
pasta sevmem, kalsın.
tavuk, ızgara mı?
dik dur!
pilatese başlamak iyi fikir
akşam sinemaya gidelim kızlarla
yeni çıkan i-phonelardan almam lazım
haftasonu bir yerlere mi kaçsak?
gülümseme işyerinde
renkli de giyinme
özensiz bir özenmişlik olsun üzerinde
sinirlerini ilk ameliyatla aldır mümkünse
ağlama da gülme de
en iyisini ben bilirim
akıllıyım zekiyim
hata mı, onu çok az yaparım işte
gayet de fitim
erkek mi? hah!
kibirliyim.
Biz güzel şeylerden bahsetmeye devam edelim ama ben kolay lokmayım. Dön, dolaş, gez, kafa yor, kendini yor, beni yor. Ben buradayım. Bekliyorum ama değil mi? Sabır taşı olsa çatlar mıydı bilemiyorum. Ama içimde her geçen gün bir taş büyüyor. Dikenli bir taş ama bu.

Ama işte, güzel şeylerden bahsetmeye devam edelim. Ben nasılsa buralardayım.
Beklerim
payıma mesafe düştükçe 
eksik kalıyorum

yani biri vardı da yok muydu

vardı da biri hani
yoksa yok muydu
vardı biri hani ama var olması ile beraber
nerde olduğu ayrı bir soru gibiydi
hani, sen "var" desen
bulması zor gibiydi
onu
anlatması şöyle dursun
anlaması bile zordu
yani sen "var" desen
vardı da hani
aslında yoktu
onun varlığı da
koca bir boşluktu
parmağınla gösteremezken sen onu
diyemezken
o
şu
bu
ha işte
şurdaki
şu var ya şu
işte o
sen diyemezken bile bunu
yani kim bilebilir ki
biri var mı
yok mu

gün kötü ama masallar hep var

Benim keçiler bugün biraz kaçtı. Cinler de tepeme bindi. Bütün bunların hepsi saatin eti kemik geçtiği sırada oldu.
Yerde bir çakıl taşı, döndü dolaştı, beni mi buldu? Pireler deve oldu, yorganla beraber yandı bitti kül oldu gitti. Dağa kaçan ineklerden henüz haber alamadım. Babamın getirdiği incik boncuk yerlere saçıldı. Kara kedi de ağaçtan inmiyor bir türlü.

Gökten üç elma düştü. Bu sefer üçünü de ben yemedim. Üçü de tam kafamın üstüne düştü.

ıtır ve tırtıl

Seni seviyorum ve sonsuza dek senle beraber olmak istiyorum dedi ıtır tırtıla. Ama bunu derken biliyordu ki, kökleri tırtılla beraber özgürce dolaşmasına izin veremeyecek kadar toprağa gömülü ve toprağa muhtaçtı. Ne kadar da garipti şu dünya, ikisi de yeryüzünde ama biri yerin dibinde ve sabitken diğeri ise hiçbir bağlılığı olmayan ve alabildiğine özgürdü işte.

Özgürleşemeyeceğini biliyordu ıtır. Ama yine de içinden bir ses tırtılın onun yapraklarında kalabileceğini, ve orda yaşayabileceğini söylüyordu.  Fakat biliyordu ;

Kimse özgürlüğünden vazgeçmez bu yüzden, dünyanın en hoş kokusu olmak da nafile, yumuşak bir dokunuşa da sahip olmak boş. Tırtıl yanaşmayacaktı ıtırın yanına. Tırtılsan eğer, tırtıl geldiysen dünyaya, biraz yeryüzünde ama sonunda gökyüzünde bitecektir ömrün. Kanatlanıp uçacaksındır alaya. Konup duracaksındır bir o dala bir bu dala. Lakin bitecektir ömrün bir günün sonunda.

Bile bile ıtır, vurulmuştu tırtıla.

saatleri mi bekleyeyim?

Bu hayatta bir şeyleri spontane yapma, yaşama lüksüne sahip olamadım. Belli aralıklarla, belli saatlerde, belli mekanlarda, yerlerde yaşayabildim kalp çarpıntılarımı.Midemdeki kelebekler belli zamanlarda uçabilirdi ancak. Diğer zamanlarda taş gibi sert, soğuk ve sessiz olmalıydım. Akıl sağlığım için.

Yaşım, çenemin altında elimle, suratımda üzgün bir ifadeyle, beklemekle geçti. Sonbaharı da yazı da kışı da en iyi ben bilirim desem, saatlerin nasıl su gibi aktığını ama ayların geçmek bilmediğini ben ezberledim desem çok büyük konuşmuş olmam sanırım.

Kendi kuyruğunu yiyen bir yılanım ben. Hep bir şeyler için bekleyen. Ama içimdeki yeterleri bastıramıyorum artık.

http://fizy.com/#s/1ago1e

üzerinize afiyet üzerinize atlasam?

kaçar mısınız benden?
üzerinize atlasam
nur topu gibi sevinç doğursam
söksem atsam kötü huylarımı
kötü yanlarımı
kötü çırpınışlarımı
ciğerimden, bağrımdan
üstelik bunları da yaparken
bağırmadan
uzaklaşır mısınız yanımdan, yöremden
vazgeçsem tüm adetlerimden de
yine bulsa yerini onlar bir bir
gelsem gelsem üzerinize
titresem her bir zerrenize
koşar adım kaçar mısınız ki çevremden
ne bileyim işte
yanımdan
yöremden



kör biye mi döneyim, pervaz mı?

Kumaşımız kaldıysa pervaz dön. Yoksa kör biye de iyidir.

Güya tasarım sektöründeyiz, modacıyız falan. Yalan yahu yalan, öyle londra sokak modasından fırlamış gibi giyindiğimize, entellektüel kişiliğimize falan bakmayın yani hepimiz burda kalıpçısıyla, dikişçisiyle, pensle (kimi zaman sasonla), garniyle haşır neşiriz. Ha cumartesi gelir, çıkarız Taksim'e, tanımayız kimseyi o ayrı. Haftanın 6 günü böyle ama. Açık olalım, birbirimizi kandırmayalım.

Dört yıl üniversitede vay efendim postmodern sanattır, yok efendim kompozisyon mantığı nedir, bauhaus ekolü kimdendir meyli nedir falan bunları çalıştıktan sonra zannediyorsun ki bulunduğun ortamlarda da bu tarz konulardan dem vurulacak. Yok öyle bir şey! Hepimizi kandırdılar, yazıklar olsun.

Ben son derece boynu bükük, kalbi kırık bir insanım şu sıralar. Haftanın 6 günü tam gün çalıştım birkaç haftadır. Ve de bayramda da çalışıyorum. Moda sektörünü kurtaracak akla sahibim! Ama gücüm kalmadı. Uyukluyorum resmen. Yaşamak bu değil. Bayramda annemler de yok zaten gelmeyeceklermiş İstanbul'a, acayip kılım.

Sıradaki şarkı, yeniyetmeliğimize gelsin o halde. Mümkün olan her hatayı yapan, çıkış yolunun nerede olduğunu bulmaya çalışan taze, körpecik fidanlara gelsin.

Düz boy ipliğine dikkat edin ha bu hayatta. Ona göre tutun makası.

İyi bayramlar herkese:)





one line project

I did these sketches when I was working in my previous job. Everyday I sketched a person with using only one drawing line . Most of these persons are my imagination but some of them are real . Like me, I draw myself too.

When I put them together, it is just like one big project called "One Line". Here are they, just a few. Hopefully I will draw some more.

Cheers!
















hello, hi there, welcome to my world

YOU WILL SUFFER !

there is no easy way out to live with me.

temiz çarşaf uykusu


bir yerden bir yerlere
telaşla, neşeyle, kederle geçerken gün biter
hüzün çöker akşam vakti
kimi zaman keder yerine coşku
gelir baş köşeye kurulur
akşam vakti
 
hep bir telaş sende
hep hayatı kaçırma korkusu
geçmiyor gözlerinden geçmişlerinin buğusu
gece vakti, seher vakti, ikindi vakti
isminin diğer hali
temiz çarşaf uykusu

uyanmayacağım ki sen ayık kal


gözümü açarsam beni izlemeyi bırakacak mısın?
 
gece geç vakit biliyorum, yorgunsun onu da biliyorum. ama işte ben de uyuma numarası yapıyorum ki gözlerin rahat rahat izleyebilsin bu uykuyu. doya doya bakmak istiyorsun biliyorum, hani fırsat da vermiyorum buna. huyumdan mıdır nedir bilmem, kaçıyorum her zaman. uyuyorum şimdi ki sen rahatça izle bu uykuyu.
 
bu oyunda, gözümü açarsam, beni izlediğini yakalarsam, bana bakmayı bırakacak mısın?




aman bir bahça

İnternette bir imajın üzerine tıkladığın zaman o imaj büyümezse, s.ktir ediceksin o görseli!
Ha bu insanlarda da böyle. Dokunduğunda, el uzattığında karşındakine, açılıp saçılmazsa sana onu da unutacaksın.

Aman bir bahçaya giremezseeeennn durup seyraaaan eylemeeee diye boşuna dememiş İbrahim Tatlıses.

sevme yanarsın

Bir zamanlar seviliyorduk. Güzel şeydi sevilmek kardeşim.
Şimdi bir nefrettir gidiyor hayat. Çocukken yanağımız sıkılırdı hani, nicedir sarılanımız bile yok. Birinin elinin yüzümüze değmesi nasıl bir histi sahi?

Gülümsemek neydi? Somurtanlar arasında düştük. Oflar, puflar anlamlı şimdi. Ofladıkça pufladıkça büyük işler yapmış havası veriyoruz kendimize halbuki mağrur bir tebessümün yerini ne alır bu hayatta?

Ne alır bu hayatta sevilmenin yerini? Sivilceler mi çıksın alnımızda, aklar mı düşsün saçlarımıza, üzülelim mi boyuna, habire, hep...

Kucak açtım ben bu hayata. Ama yeri gelir kollarımı bile kesmesini iyi bilirim.
Sarıldığım bir ağacım vardı işte, arada ona sevinirim.

ağaç

yüzyıllık ağaçlar gibiyim şimdi
köklerim, gövdem, dallarımla

havada süzülen bir yapraktım önceleri
konamadan
hissedemeden yerin varlığını
tozuna karışamadan hayatın
geçip gidiyordu vakit
bir o yana
bir bu yana
boşa


kabuklarımı yuğdum sularınla
daha derinlere kök sala sala
yüzyıllık ağaçlar gibiyim ben şimdi
toprağımın adı sen olduktan sonra




tuz

tuzunuz var mıdır?
hani kendinize ait
gamzeleriniz gibi
gülüşünüz gibi
duruşunuz, bakışınız gibi sizin
buram buram erdem
gram gram heyecan kokuşunuz gibi
tuzunuz var mıdır?
alın teriniz gibi
göz yaşınız gibi akıttığınız
ağlamanız gibi
gülmeniz gibi
teninizde ıslaklığınız gibi bir tuz
buram buram siz
gram gram kendiniz koktuğunuz
Sözlerini dinlemeden yıllarca dinlediğim bir müzikken, bugün sözlerine kulak verdim.

Meğer tam günü ve yeriymiş.

http://fizy.com/#s/1d38re

masa

peki
kafamızı koyup şu sert masalara
şu gündüz gece çalıştığımız
ahşap
tahta
cam masalara
günün sonunda
dayayıp başımı
seni düşünüp
hayal kurmaya
iznimiz var mıdır?
şu tahta masalarda
şu ahşap
şu günün tüm ağrısını
sancısını
çilesini
kaygısını
kavgasını
taşıyan masalarda
şu yüzüme sert
gönlüme tüy gibi
düşen
tahta mı
ahşap mı
cam mı
bilmem
şu "sen" olduğum masalarda
soruyorum işte
iznimiz var mıdır?
senden gayrı
hal
takat
tab kalmamışsa şu başımda
izin var mıdır senden bana
şu ahşap masamda?

üç kadın

biz burda
buracıkta
üç aşık kadın
çalışır dururduk yazın sıcağında
birimizin kalbi havada
birimiz bir orada bir burada
birimiz ise yoktu ortalarda
gülerdik halimize, acımıza, tasamıza
etmedik bir kötü söz sevdiğimize
öyle geçerdi gün işte
güle güle
şuracıkta
sol göğsümüzün olduğu yerde
sütümüzün aktığı damarların içinde
şu sol yanımız var ya hani
solumuz
tam orda çarpardı birşeyler
kesilirdi soluğumuz

kadın olmak bazen böyle buruk bir şey

Masada bir çift vardı, bebekleriyle beraber yemek yiyorlardı. Güzel bir pazar akşamı yemeği yemek için güzel bahçesi olan bir restorana gitmişlerdi belli ki.

Kadının kucağında bebeği uyuyakalmıştı. Kadının tabağında ızgara sebzeler varken, kocasının tabağında dana kaburga, patates kızartması ve yanında da bira vardı. Çocuk, kadının kucağında uyuyordu. Adamın önünde de gazete, onu okuyordu işte

Kadın, "Yemeğin güzel mi" diye sordu. Adam gazete okumaya devam etti. Kadının ızgara sebze yemesinin nedeni belli.

pamuk eller yüze

Uzun zamandır ihtiyacım olan birşey var. Sevilmeyi ve bana şefkat gösterilmesini özlüyorum. Devamlı kucak modundayım birine sarılsam da uyuyakalsam oracıkta, koynunda.

Anneannemin saçımı okşaması gibi dizlerinde. Değse pamuk elleri yüzüme, yapamadığım, beceremediğim, ileriye gidemediğim yerlerde uzansam keşke onun dizlerine. Ne yazık ki yaşamıyor artık, hayatta değil.

Anne, baba, sevgili, arkadaş şefkati değil aradığım. Buruşuk bir deri ve kemikli bir elin yüzümde gezinmesini istiyorum.
he is typing
he is typing to my heart
he ain't no playin'
he is an open card

he is trying
he is trying for me
he is trying to chat in
he is so delecant for a girl like me

he made me happy!

bak bak şimdi, kadındaki billur sese bak



yürümek

Tabanlarım patlasın.

Kafamı dağıtana kadar yürürüm. Varacağım yere hafiflemiş ve biraz da yorulmuş olmadan ulaşırsam eğer, huzursuzluk kaplar içimi.

Dağıta dağıta yürürüm yollarda,
hem neşemi,
hem kederimi.

özlemek

ve özlemek seni doyasıya
kana kana
susamak sana
baş ağrısı gibi
karın ağrısı gibi
bel ağrısı gibi
ille de taşımak seni sırtımda
gözümün bebeği gibi
ciğerimin köşesi gibi
içim, içim
diyebilmek

ve bulabilmek seni
sokak ortalarında
cadde kıyılarında
köşe başlarında
gözümü yumduğumda
o anda bulabilmek seni
tekrar açtığımda

et gibi, tırnak gibi
nasıl ayrılmazsa ikisi birbirinden
özlemle ben
ayrılmayız birbirimizden
o da benim derim gibi
o da benim der gibi

heyecanımda
tez canımda
nefesimde
iklimimde
iliğimde
akıtmak seni
kanata kanata

özümsemek
benim demek
diyebilmek
efendilikten kaybetmeden
boyun eğmeden
yitip gitmeden
yol vererek
özlemek seni
ölesiye özlemek

rüya

Size, 1 haftadır gördüğüm rüyayı anlatacağım. Benim için anlamı BÜYÜK, yer yer de korkutucu tarafları olan bir rüya bu.

İlk gece: Roma İmparatorluğundayız. Kentlerin biri lanetlenmiş. Şehre uğursuzluk hakim salmış, bir sürü talihsizlik, hastalıklar, zaferle dönülemeyen savaşlar...vs. Şehrin lanetini kırmak ve büyüyü bozmak için bendenizi çağırıyorlar, meğersem ben de büyücüymüşüm. Şehre ilk geldiğim zaman etrafımda olan insanların ihtişamını bir kenara baktım, baya güçlü bir hatunum. Uzunca bir kaftanım var, saçlarım da upuzun. Ellerimin şifalı olduğuna inanıyormuş şehirdekiler, dokunduğum yer de bereketlenirmiş.

Bir kuyu açıyoruz hepberaber. Kuyunun içi çıyanlar, yılanlar dolu. Kuyu da çok derin bir kuyu. İçine şöyle bir bakıp kafamı geri çekiyorum.

İkinci gece: Yine aynı ortam, yeşillikler içersinde bir yerdeyim. Etrafıma iyice bakıp dualar okuyorum.

Üçüncü gece: Yine Roma İmparatorluğu. Nerden anladığımı soracaksınız sanırım semboller, yapılar ipucu oldu bunu anlamamda, kıyafetler de çok belirgin ve netti. Masa başında oturup bir tas suya bakıyorum uzunca. Sonra derin düşünceler beliriyor kafamda, hesaplamalar yapıyorum, çizimler, yazılar, aritmetik hesaplar.

Böyle devam etti sanırım 1-2 gece daha gördüm buna benzer şeyler. Her seferinde saat 4 buçukda uyandım. Tam 4 buçukda. Müthiş bir heyecan ve mutlulukla, sevinçten uykulara çok zor daldım.

Bu sabah, nereden geldiğini bilmediğim bir şekilde, uyandığımda elimde ve yatağımda kurumuş çiçekler vardı. Etrafımda, bu çiçeklerin nasıl geldiğine dair tek bir kanıt yok; ne başucumda bir çiçek ne etrafımda... Korkutucu geldi tabii ki ilk başta. Sonradan aklıma dank etti arkadaşlarımla da konuşunca, ben gece kalkıp, defterlerimi karıştırıp kuruttuğum çiçekleri büyü yapmak üzere yatağa götürmüş olmalıydım. Uyurgezerlik yoktur aslında bende ama böyle de komik bir durum ortaya çıkıyor işte.

Ruhum gezmiş, gitmiş şöyle bir Roma İmparatorluğu'na, daha ne ister gönlüm :))

nerde kalmıştık?

olay şu ki tatlım, artık durumlar kabak tadı vermekle kalmamış, çürümüş, kokuşmuş ve adeta boku çıkmıştır. yettiyse yetti yahu, seninki can benimki patlıcan mı? patlıcanı severim o ayrı ama başlatma çarkından. ağzımı bozarsam pis söverim, sen bilmiyorsun ama bilen bilir beni bebişim.
bundan bir on yıl sonra zonk diye telefonda sesini duymayayım sakın belini kırarım. ben buna h sendromu diyorum, neden böyle dediğimin açıklamasını buralardan yapamam, başım yanar. ama gerek duymayalım böyle şeylere, anladık öküzsün on kaplan gücünde kaldırırsın bu durumları da bu prensesin günahı ne? o bir hanfendi, gelemez böyle şeylere.
en son nerde kaldık ben de hatırlamıyorum. bir ara bilye fırlatıyordum, boncuk moncuk. sonra tenimi kapadıydım falan ne garip şeyler bunlar şekerim.

değer mi hiç?

bazı şeylere geç kalıyorum

Ama iyi ki Ayşe var!

Erika Janunger: İnsan hem müzik hem de tasarım yaparsa işte böyle ifade eder kendini de!

harfler

önce dersin bakalım bakalım
sonra sıra bana gelir
laf bana düşer
derim;
bakalım'dan
a ve k'yi atalım
balım balım
b'yi çıkaralım
alım alım
başına d koyalım
dalım dalım

birbirimize bu harflerle konuşalım!

standartlarım yüksek, ondan yalnızım

bir devir kapandı

Eğer ki bağlanmışsam halatlarla, nasıl bağlandıysam kenetlendiysem koparmasını da bilirim. Çok düğüm atmıştım ama, bilerek ve isteyerek yaptım bunları şimdi de isteyerek koparırım, keserim, parçalarım.

Bir devir benim için bitmiştir, son bulmuşur. Tanrı'dan gelen son mesajları da aldım. Ferahladım, yüküm azaldı. Yanımda yöremde de bu sefer insanlar vardı, anladım yalnız kalmayacağımı.

Ohhh diyebilir miyim artık?
sen haklıydın, haklı çıktın. demiştin bana bunların 90%'ı etmez para diye. burnunun büyüklüğüne verdim aldırış etmedim sözlerine ama sen haklı çıktın. tanıştıkça, karıştıkça haklı çıkarıyorum seni.
bu kadar öngörü sahibi miydin gerçekten başıma nelerin geleceği konusunda? bu kadar mı tanıyordun burayı da, beni de?
derinlik yok demiştin, akıl yok, cesaret yok, fikir yok diye. 

nerdesin acaba, bir anlatsam başıma gelenleri sana. uyusam sırtında.

YALÇIN TURA VS ENNIO MORRICONE

Başlık biraz canice oldu. Belki de feat. olmalı vs yerine bilemiyorum. Ama bugün birşeyi farkettim Ennio Morricone'u dinlerken. Geçtiğimiz haftasonu da Umutsuzlar'ı izlemiştim tekrardan ve bu iki gündür de Yalçın Tura aklımdaydı. Ben bu iki adamı birbirine benzetiyorum. Şimdi birçoğumuz Ennio Morricone'u tanır. İyi, Kötü, Çirkin'in, Bir Zamanlar Batı'da, Cennet Sineması gibi kült filmlerin müziklerini yapan şimdilerde bir hayli yaşlı ama bir o kadar güçlü bir müzisyeni zannediyorum çoğumuz biliriz.

Benim favorim ise Cinema Paradiso'dur sanırım. Şöyle örnek vereyim:





Ama birçoğumuz Yalçın Tura'yı tanımıyordur. Bu ülkede doğmuş, yetişmiş ve Yeşilçam'ın belki de en güzel müziklerini bestelemiş bu güzel ruhlu sanatçıyı tanımıyoruz muhtemelen.


Yalçın Tura, bana kalırsa bu ülkenin sahip olabileceği ve Türk müziği için nice araştırmalar yapmış en kıymetli müzikologtur. Şimdilerde müzikolog var mı aslına bakarsanız bilmiyorum. Yetiştiğini de sanmıyorum o ayrı mesele.


Biz aslında Yalçın Tura'yı orkestralar için bestelediği yapıtlardan ziyade Yeşilçam'dan çok iyi tanıyoruz. Yeri geliyor," Dönüş" filminde Seha Okuş'un o dolgun sesiyle "Hasretinle Yandı Gönlüm"ü besteliyor, bazen de Fırat ve Çiğdem'in acı dolu hikayelerinde "Umutsuzlar"da duyuyoruz kendisini. Sonra "Asiye Nasıl Kurtulur", "Bir Yudum Sevgi", "Açlık"...daha niceleri.


Yaptığı müzik, insanın içini titreten, parçalayan, yıkıp geçen cinsten. İnsanlık acısı gibi bu bestelerin çoğu. Armonisi bambaşka, enstrümanların yumuşaklığı, arpın, kemanın, yan flütlerin dokunuşları bambaşka.

Ben konuşmayayım daha fazla, dinleyin fazla fazla. En sevdiğimi de en başa koyayım tam olsun.







Asiye Nasıl Kurtulur var tabii bulamadım onu filminin başında biraz dinleyebilmek mümkün parçayı: http://www.youtube.com/watch?v=_V5DrnDWDA0

Orkestralar, şefler bir akıl etse de şu müzikleri tekrardan düzenleyip bir konser yapsalar ne enfes olur!


insanlar

insanlar korkunç
insanlar
birşeyler saklayan insanlar
susan insanlar
gizli
gizemli
dolambaçlı, kapalı, saklı
insanlar insanlar
bir insanın içinde bin insan var

korkunç korkunç
konuşsan başka
sussan başka
yalanlarıyla, dolanlarıyla
korkunçlar korkunç
saklaya saklaya
susa susa
ah bu insanlar
ah bu
ikili oyunlar
korkunçtur korkunç
bu insanlar
korkunç

eskişehir

eskişehiri özledim
eskişehirde bulunma halini. müziğin ruhumu sardığı zamanları, çimlerde uzanışımı, annemin arabasında çalan şarkıları, kalp sızılarımı, heyecanlarımı çok ama çok özlüyorum.
istanbulun çok garip bir etkisi var. yok istemem diye diye geldiğiniz bu memleketten geriye bir adım atasınız gelmiyor. izmit tarafını geçtim artık, geri dönmeyeceğimi de biliyorum. sevdikleriniz, sevgilileriniz, kardeşleriniz başka bir şehirde olsa da siz  burda, istanbul'da kalmayı tercih ediyorsunuz. havada kalıyor her durum, her ruh hali. birçok şey yarım. belki tamamlamak için uğraşımız, çabamız, bilemiyorum. tadına varamamak hakim bu şehirde. tadını çıkarabiliyorsun ama doyamıyorsun tam olarak.
eskişehir'e doydum sanırım. sevdiklerim, kardeşlerim, çiçeklerim, köpeğim orda olmasına rağmen.
özlemek bile oraya gitmem için bir neden değil artık.
dönmeyeceğim geri. sonrası başka bir ülke benim için.

iki

sen beni böyle havalarda terk ettin
böyle griydi
böyle arada kalan bir havada
istemem dedin
halbuki yeni bitiyordu yaz
daha güneşli günlerin sayısı az değildi
akşamüstleri iki duble rakı
iki lakırdı
iki ayım daha vardı
halbuki daha yazın bitmesine vardı
yaz mı dedin bana?
yaz mı?
yas mı?
yaş mı?
 
akşamların serinliğinde
iki kedi miyavlardı
iki kuş cıvıldardı
iki kadeh tokuşturulurdu masalarda
iki ay daha vardı halbuki yazın bitmesine
iki mi dedin bana?
ikilik mi?
bir'e düşelim dedim
beceremedim
 
iki kadın vardı
iki acı çekerlerdi
ikisi de bir'di
ikisinin acısını sen çekerdin
çekerdin, birebirdi
ikisi de birbirinden beterdi
 
zaman vardı halbuki
yazın bitmesine daha vardı
iki lakırdı vardı
iki laf daha vardı
iki öpücük daha vardı
iki şarkı vardı daha dinlenilecek
iki ay daha vardı yazın bitmesine
yaz mı dedin bana?
yas derim
yaş derim ben sana
 

anam ben ne etcem şimdi



Sensiz?

Ulaşılabilirliğin gitti elimden. Yanıbaşımda olamasan da arardım seni uzaklardan iki kakara kikiri işte ferahlardım.

Şimdi iki kelam edebilmek için saatleri, dakikaları kollamak zorundayım. Bunun stresi de yetiyor zaten bana. Önce sen gidene kadar histeriler geçirdim, şimdi sen ordasın diye ayrı depresyonlardayım allahım aklıma sahip çık!


- Neler atlattık beraber di mi Yeliz?
- Bazılarını da atlatamadık Sanem.


Veda ettim ben çok. En çok sevdiklerime. Ulan hep bir hoşçakal, hep bir başka baharda görüşmek dileğiylen... Ama en bir rahatım sendin benim, en umutlu olduğum. Biliyorum başarılarını şimdiden, ezberimde onlar. Yine de içimdeki yeterleri bastıramıyorum, ben sana elveda diyemiyorum canikom. Ama ne de güzel ayrıldık köprünün orda, yüzümüze akşam güneşi vururken deniz kokularında.

.

Ama yine de;

Bye bye love
Bye bye happiness
Hello loneliness
I think I'm gonna cry
Bye bye my love, goodbye

yanıbaşım

gitme yahu
gitme valla
sabahın olayım
kışın olayım
yazın olayım
aşın olayım

yanıbaşım
iki gözüm
iki kaşım
yaşım

bereketliyimdir
çok hem de
binbir nicelik biter dokunduğum yerde
gitme
gitme yahu
gitme valla
salınır dururum oraya buraya
bulurum yolumu ama
duvarlara çarpa çarpa

bahar gibi dur karşımda
ben de heycanla
bir telaş
bir çaba
dolarım taşarım bir sana
gitme yahu
gitme valla
beslerim seni balla
kaymakla
yanıbaşım ol
kal yanımda

stay strong and be wise as owls!

Birkaç kere daha derimi parçalatmak istiyorum. Ben bu yola baş koymuşum, gönül koymuşum, hasret koymuşum. Biliyorum başıma gelecekleri. Daha da kötüsü kalbime gelecekleri. Ziyanı yok. Başkasından kaçan bacaklarım sana bin defa daha koşar.

İçimden çıkarmaya niyetim yok seni.

Lime lime etsinler beni. Parçalasınlar derimi.

nane

İçimde bir nane
Dilimde bir nane tadı
İyi mi kötü mü bilemedim
Kış günlerinden kalma bu tat
Sakız mı diyeyim
Şeker mi diyeyim
Merhem mi diyeyim ağrılarıma sürdüğüm
Çay mı diyeyim, limonum.
Yaprak mı diyeyim
Baharat mı diyeyim, tozum.
Ne diyeyim
Nerden geldi bu koku,
Ne bileyim

lodos

.........


Beni heycanlandıran birşey vardı parfümünde, kokusunda. Nerdeyse orda oracıkta ona aşık olacaktım. Orta yerde. Bu koku, ona sonsuz bir sadakatle bağlanmamı sağlayabilirdi. Neyse ki hafiften esen bir lodos rüzgarı imdadıma yetişti ve günün sonlarına doğru eksilmeye başlayan, boynundaki o muhteşem kokuyu da havaya karıştırdı.

Kafamı kaldırıp binanın güzelliğine bakarken kendime geldim. Ama bir anlık içimde esen rüzgar beni hala hayatta olduğuma inandıran tek şeydi sanırım.

Lodos güzel mevsimlerde, güzel zamanlarda eser. Çoğu zaman fikrimin terbiyecisiyken, bazen de fikirlerime kanat taktırabilen bir rüzgar benim için. Ve bu mevsimler, çiçek açmış erik ağaçları, yanık kokan salkımlar, renkler, hafiflik...O estikçe var oluyor.

Orda, oracıkta aşık oluverecektim. Vazgeçtim. Kendini beğenmiş bir düşünceyle içimden geçirdim;"Bana hükmedebilecek bir güç yok" diye. Kendi duygularıma bile hükmedebildikten sonra. Bir sonraki lodos sınavımdan geçersem eğer tam istediğim insan olabileceğim. Bir daha hiçbir şey hissetmemek adına en azından.


Ama büyükler bilir, lodosun gözü yaşlıdır.

eh işte arada

nerde bulmak lazım seni
nerelerde görünürsün
nerelerde gezersin
adım attığın toprağın adı nedir?
hangi baharı yaşarsın
hangi yağmurda ıslanırsın
nisan mı
kasım mı
yaşadığın şehrin
var mı bir adı?

şikayetçi değilim
hiç değilim
tadını çıkardım senin

şu gelen atlı mıdır?

bunlar birine hazırlık
bir cengâver geliyor karşıdan
ama kim
ama neci
bilemedim

bu allar, morlar,çiçek dalları
o cengaver için
bu dinginlik, bu hareket, bu kazanç, bereket
karşıdan gelen oğlanın kârı

süzüm süzüm demleniyorum
inceliyorum, güçleniyorum
gün be gün
hazırlanıyorum ki
karşıma çıktığında
tam ola
tastamam ola!

piyano mu keman mı?

Severim bu şarkıyı. Gelir bazen aklıma nutkum tutulur. Bu sabah da açayım istedim. Dinlerken de piyano ile çok daha iyi olabileceğini farkettim ve araştırıp baktığımda piyano ile de çok güzel çalındığını gördüm.

The Sheltering Sky'cılar size gelsin!

Keman:


Piyano:

sabah dualarım andre gide'den

Kim olacağımı bilememekten ötürü tasalanıyorum; kim olmak istediğimi de bilmiyorum ama seçmek gerektiğini pekala biliyorum. Nereye gitmeye karar verirsem beni yalnız oraya ulaştıracak olan güvenli yollarda yürümek istiyorum; fakat bilmiyorum, ne istemek gerektiğini bilmiyorum.

Kendimde bin bir mümkünün var olduğunu hissediyorum. Fakat bunlardan yalnız bir tanesi olmaya rıza gösteremiyorum. Ve her an yazdığım her sözün, her yaptığım hareketin, çehremin silinemeyecek yeni bir çizgisini meydana getirdiğini düşündükçe ürküyorum. Öyle bir çehre ki, bir seçime varamadığından, onu cesaretle sınırlayamadığından kararsız, şahsiyetsiz, korkak olarak tespit edilecek...

Tanrım, yalnız tek bir şey istemeyi ve durmadan onu istemeyi bana ilham et.

beddua

sen özlemek nedir bilmiyorsun
özlem nedir
hasret nedir
vuslat nedir
zaman nasıl geçer
nasıl geçmez
gün nasıl bitmez
sayıları saymak, ayları birbirine bağlamak nedir
bilmiyorsun

sana öğretecek değilim bunları

fakat zaman sana gösterecek küçük adam
konyak içmiş gibi olacak ciğerin
bir yasemin dalını koklayabilmek için
ferahlamak için
ağlayacaksın için için

gidemeyeceksin bir yerlere
dolamayacaksın, taşamayacaksın
hasret değil mi bu, al işte!
kendi kendine gülüp ağlayacaksın
sen kendi köşende
vaktin geldiğinde
sızım sızım sızlayacaksın
inim inim inleyeceksin
yüreğine bir avuç su serpilsin diye
ferahlamak için
ağlayacaksın için için

zaman başımın tacıdır

7 ay önce:

heeeyy maşallah dedi çok sevinerek ve hemen tabağıma yemekleri koydu. en sevdiğim yemek kabak dolmasıdır dedim ben de. çok mutluydum gülüştük baya. günler sonra yediğim ilk yemeği kahkahalarla yedim.
elimdeki damarlara baktıkça hatırlıyorum.

7 ay sonra:
elime bile bakmayı unutmuşum.


zaman, akıp geçiyor. herşeyin ilacısın sen, dem.

adım evliyası

Hiç kimse ile yanyana, beraber yürüyemiyorum. Yürüsem bile o insana çarpıyorum. Tek yürüdüğümde de başka yerlere çarpıyorum, düşüyorum. Bacaklarım o yüzden hep mordur benim.

Küçükken de çok düşerdim. Her evin, her kişinin bir  evliyası olurmuş. Büyükler öyle der. Bende adım evliyası yokmuş ama. Zamanında adım evliyası sağ omzumda konuçlansın diye adaklar, dualar adamışlığımız vardır annemle. Olmadı ama ben sürekli dizimi kanattım, düştüm, bir yerlere çarptım. Annem der hatta, ben gelin olduğumda bile bacaklarım mor olacakmış.

Ama bu bacaklar koşmamı sağladı. Herkes yavaşken, ben hep koştum. "Koş, yoksa düşersin Sanem" demişti bana ilkokuldaki öğretmenim. Hiç unutmam. Tabii o bana çok anlamlar yüklemiş olmalıydı, başarmak için koşmak gerekliydi o zaman anladım.

Fakat, benim ayağım yere basmıyor yürürken. Havada süzülür gibi yürüyorum. Aklım değil, ayaklarım bir karış havada sanki. Kızar bana bazen arkadaşlarım, yere sağlam basarak yürüyeyim diye. Hele avareysem, hele yine farklı dünyalardaysa kafam... bazen bacaklarımı ben bile hissetmem. Topuklu da o yüzden çok giymem, ayağım yerden kesiliyor, o zaman çok heycanlanıyorum. Nefesimi kesen bir durum bu benim için.

Bugün yine düz ayakkabı giyeceğim ben, yere yakın olmak için. Adım evliyası yanımda olsun.

41 kere!!!!

boncuk bu boncuk buna nasıl kıycan çok tatlı çok da şeker çok da efendi oy kurban olsunlar seni yaradana seni veren allaha aman da aman pek  de şeker pek de kibar pek de narin pek de akıllı maşallah bize de senin gibi bir kısmet düşer inşallah nasıl da becerikli nasıl da hamarat nasıl da marifetli tüüüüü maşallah o gözlere o dillere o endama boya posa ooyyy kurban olsunlar seni yaradana...

tüüüüü 41 kere maşallah!
Kendimi kadın gibi hissedemediğimde,
güçlü olmak zorunda kaldığım zamanlarda,
dizim kanadığında
biraz bu şarkı...

pina'ya övgü

Uzun zaman bekledim bu filmi izlemeyi. Önceleri Wim Wenders yönettiği için( kendisi Buena Vista Social Club ile gönlüme taht kurmuştur) yerimde duramadım. İzleyemedim bir türlü filmi neyse...Sonrasında da 2011 İstanbul Film Festivali'nde gösterimi yapıldı. Tabii ki bilet bulamadım. Şimdi, 29 Nisan itibariyle sadece iki haftalığına vizyonda bu film.

Normalde çok film övmeyi seven biri değilimdir. Kolay kolay da bir filme alışmam zaten. Bu biraz farklıydı.

Bir kere müzikler insanı transa geçiren cinsten. Yeri, ritmi...o kadar doğru ki. Pina Bausch'un dans stili zaten bambaşka ve bu müziklerle bir araya gelince daha da farklı bir tat bırakıyor insanda. Bedeninizi daha farklı algılamaya başlıyorsunuz, yer yer acıyor deriniz, geriliyor, zaman zaman da süt gibi oluyorsunuz. Duru ve sakin, kolay...

Filmde bahsedilen elementler(su, taş, toprak) çok doğru anlatılmış. Süse gerek kalmadan olduğu gibi kullanılmış bu elementler, insan algısını zorlamıyor kesinlikle. Ama farklı bir görsellik hakim. Kostümlerde de aynı şey geçerli. Düz renk ip askılı bir ipek elbisenin bu kadar naif ama etkili durabileceğini ben bu filmde gördüm.

Film, mekanlarıyla, müzikleriyle, danslarıyla hem insanın içini titreten, hem kolay anlaşılabilen bir film. Müziklerin çoğunu Jun Miyake yapmış, kendisiyle de böylece tanışmış oldum, bahtiyarım.

Pina, insanı anlatan bir film. Duru, utangaç, güçlü bir insanı ama.

Fragman için:

http://vimeo.com/17772908?ab


Bir kaç da güzel müzik gelsin size:

http://www.youtube.com/watch?v=SZAaNlv6zZs&feature=related


http://www.youtube.com/watch?v=U2cwhMbsqUQ&feature=feedf


http://www.youtube.com/watch?v=OjB-vx3I-TU

lou's safe zone

here is my dearest friend's blog! i know she will encourage you to live your life in a craziest way with the pictures she will add.  cheers to my friend!

http://loufashionhome.blogspot.com/

meddah

Bu hayatta çok garip şeyler oluyor. Garip hikayeler duyuyorum.

İnsanlarla tanıştıkça,görüştükçe bir sürü şey duyuyorum.

Bazı insanların hayatı zor geçiyor, gerçekten zor. Ama bunlara rağmen unutup birçok şeyi gülebilmeyi başaran insanlar var etrafımda, ne kadar şanslıyım ki bu böyle.

Ama işte ben unutamıyorum bazı şeyleri.

Biri bana bir hikaye anlatıyor. Ben kafamda onu yazıyorum, çiziyorum yönetiyorum. Film izler gibi izliyorum. Unutmuyorum kalıyor. İçime işliyor sanki.

Karşımdaki insan, anlatıyor.. gülüyor. O gülücüklerini alıp kalbine sokasın gelir mi? Benim geliyor işte.
O hüzünlenince de onu üzeni öldürebilecek kadar güçlü hissediyorum kendimi.

Uzak memleketlerin birinde bir bina yıkılıyor, eski bir sinemaymış meğersem. Oraya gençken sevgilileriyle gidenleri düşünüyorum. Ne acıdır onlar için.. O bina yıkılınca kendime gelemiyorum birkaç gün. Duvarların dili var bence, binanın da duvarlarını var sayarsak anlatılacak her şey toz bulutu oluyor.

Afrika'da çocuklar aç diye tabağımda 1 gün bile yemek bırakmadım çocukluğumdan beri, şükürlerimi öyle sundum tanrıya.  Ziyan etmedim lokmamı yani. Mentalite bu yönde, bilmediğim birileri için yas da tutabilirim, bayram da edebilirim.

Tanrım bana güç ver diyorum göktekine. Bütün bu hikayelere dayanma gücü ver. Çünkü ben ilerde çok büyük bir masalcı olacağım.
Yollardan geriye bu şarkı kaldı.

Hadi yallah! dedim ben de.

http://www.youtube.com/watch?v=Nuj03iOzXp0

dil

"Katreyiz alemde lakin, dilde derya olmuşuz" der Erzurumlu Emrah.

Okuyanlar bilir, Pinhan'ın girizgahlarından biridir bu söz. Ne kitaptır ama! Daha geçen gün yine içimde bu sözler, bu deyişler geçerken annem sağolsun dil'in ne demek olduğunu bana öğretti.

Zannederdim ki dil, konuşma organımız. Zannederdim ki Erzurumlu Emrah'ın kastı bu organ. Ama değilmiş.

Dil, gönül demekmiş aynı zamanda. Bir anlamı daha varmış. O noktadan sonra, her şey daha da anlamlaştı benim için. Bu deyiş de farklı bir anlam kazandı, çoğaldı. Gönül bağı kurulurken, muhabbet gerek demek ki. İkisi de dilden geçiyor, ne garip.

Kelimeler güçlü, çok güçlü hem de.

gülüm yaprağım soldu

Çevirdim kafamı, meydana gelince. Kırmızı yandı ışıkların orda durduk. Bakamadım bile. Öbür tarafa dönünce öbür tarafıma da katlanamadım o ayrı. Mesele anılar. Oraya buraya baktıkça hatrımdan çıkmayanlar.

Kardeşinde de aynı şey olmuştu. Bazı kokulara tahammülüm yok, huzurumu kaçırıyorlar. Hep derim, insanın bilinçaltlarını etkileyen ya da duygularını sarsan bir şey varsa, onu muhakkak koku sağlıyordur. Pek çoklarının beğendiği o güzelim koku benim bir yaz gecemi dört duvar arasında darmadağın etmişti hatırlarım.

Odamın duvarları fıstık yeşili bu arada hatırlatırım. Unuttuğunu biliyorum çünkü.

Ben de az değilim ama. Fıstık yeşili odamda kırmızılarım olmadı değil. Ama hepsi dizimi kanattı. Kan da kırmızı değil mi zaten?

Duvara vurduğunda, elin kanar, o da kırmızı değil mi?

Dizimi tekrar kanatabilecek gücü bulabilseydim koşardım zaten. Bir kere de sen  gel kırmızı battaniye, bere falan olsun sıcak tutsun.

Gönlüme hazan doldu çünkü. Leyla da üzgün, ben de Leyla'ya üzgünüm. Her günüm Leyla...    


ben bunlara alışığım, kendimle barışığım

mini minnacık
ufacık tefecik
ince belli
küçük memeli
nokta dudaklı
karnı da kaslı
el kadar kıçlı

osmanlı kadını gibi duruyorum karşında bacım
hodrimeydan ulaaan!
yık yıkabilirsen.


dörtnala gelip uzak asyadan bir kısrak gibi akdenize uzanan bu koca eller benim!
bu koca ellerimi de koca ayaklarım kadar severim.

manifestom bu olsun

BU BLOG'DA KARMAŞIKLIĞA YER YOK!

HER ŞEY AÇIK.

SEÇİK.

ORTADA.


sureti neyse, sireti de o!



anlam karmaşası yaşatmayalım arkadaşım insanlara. özün neyse, sözün de o olsun. ikisi de burda birbirini bulsun.

homesick'in türkçesi yoktur, iç acısı çoktur!

Söylenecek bir şey yok. Sıcak battaniye altına geçip annemle uyumayı istiyorum hayatımda ilk defa. Babamın da kazağını aldım İstanbul'a gelirken. Ablamın da gülüşlerini.

Homesick dedikleri bu olsa gerek.

İlkokula başladığım günlerdeki gibi halim. Birbirine sarılmayan arkadaşlarımı görünce çok şaşırmıştım o zaman. Sevgisizliğe şaşırırım genelde. Daha doğrusu sevgi gösterisi yapılmadığı zaman.

Benim gibi günde kırk kere öpülen, sevilen biri için dış dünyaya adapte olmak zor. Şılap diye öpülmedikçe yaşamın bir anlamı yok desem yeridir.

En çok, birine sarılmayı özlüyorum sanırım.

aç koynunu ben geldim!

yum gözlerini

bembeyaz bir oda
temiz çarşaflar
yere dökülen bir çuval un, tahta bir masa.
sen soluma, ben sağına.
uyandığımda, baktım o da rüya.
kalktım yataktan oflaya puflaya
yemyeşil bir oda
kirli çarşaflar
yerde renkli atkılar, şallar.
kalktığımda, gördüğüm gerçek
sen yoluna, ben yoluma.

hala muzdaribim


yük

Bu genç yaşta neyin sorumluluğunu alıyorum ki bu kadar?
Ne için acelem?
Neden hep her şeyi en önce ben bitiriyorum,
Zamanında bitirmek yerine?
Neden kendi kendime kuruntulanıyorum,
Huysuzlanıyorum?

Ensemde tonlarca ağırlık taşıyor gibiyim.
Ya başım dik çıkacağım bu yarıştan,
Ya da ağır gelecek hepsi,
bükecek boynumu,
yürüyeceğim yere bakaraktan.

mAriE AnToineTTe

Marie Antoinette, Sofia Coppola'nın enfes filmi. Zaten Marie Antoinette'in hayatı filmlik.

Mezuniyet projem olarak Barok mimari ile araştırma yaparken, kendimi bu kadında buldum, sonra da bu filmde.

Filmden birkaç güzel müziği sizlerle paylaşıyorum. Mümkünse bir şekilde M.A'nin soundtrack'ini elde edinin derim.




http://www.youtube.com/watch?v=fYka_G-pnDM&feature=related
baş üstüne dedikçe
basarlar üstüne

de get allasen...

sayko reklam kampanyaları. zalak mısınız. ağzınızın ortasına çakasım var. korkutuyorsunuz beni.

çok yaşa:)

hasta olunca beni mutlu eden bir şarkı var bimem hatırlar mısınız..

Sonbahar geçti
Leylekler uçtu
Yağmurlar düştü
Hapşuuuuuuu!!

Haftası oldu
Renklerim soldu
Mendilim doldu
Hapşuuuuuuu!!!

Haa  haa hapşuuuuu!!
Hap,hap hap,hap,hapşuuuuu!!

Banyoda terle
Gitmedi nezle
Gürle de gürle
Hapşuuuuuuu!!

Doktora gittim
Aspirin yuttum
Dersi unuttum
Hapşuuuuuuuu!!

Haa haa hapşuuuuu!!
Hap,hap hap,hap,hapşuuuuu!!

Hapşudan bıktım
Caddeye çıktım
Ah ne acıktım
Hapşuuuuuuuu!!

Dağlara tırman
Derdime derman
Kalmadı amman
Hapşuuuuuuuuuu!!

Haa haa hapşuuuuu!!
Hap,hap hap,hap,hapşuuuuu!!

Mutlu eden cinsten

Başarılı bir çalışma.



http://365q.ca/

yakalarsam muh muh



Evet işte aynen böyle. Boyun olsun gıdık olsun öpesim geliyor arkadaş. Ama öyle boş bir öpücük değil. Bütün bir hayat enerjimi aktararak karşımdaki insana. Sanki öpünce hayatını değiştirecekmişim gibi. Kanının aktığı, nabzının tık tık attığı, kendine has kokularını yaydığı o boynu öperim laan!



Ya da yine boyunla ilgili olarak şah damarımızın olduğu yere iğne batırmak gibi fantezilerim var. Yani bir insana oturduğum yerden çat diye iğne batırasım ve öldüresim var. Deneyim işte.  

Psikopatım tabii. Black Swan'ı da izledim dün. Benim de filmimi çeksinler adı "Ak Gerdan" olsun ama. Türk yapımı. Leziz.

Ordan nasıl adam öldürülüyor bilemiyorum. Çocukluğumdan beri duyduğum bir hikaye gibi bu. Şah damarımızın olduğu yere küçücük bir iğne batırsak hemen ölebilirmişiz, öyle diyordu arkadaşlarım. Nerden de bilirlerdi böyle şeyleri. Hep bilirlerdi ama çok sinir olurdum. İnsanoğlu neden terler, köpekler nasıl olur da renkli görmez işte böyle şeyleri hayvan gibi bilen insanlar vardı etrafımda. Geometriden 100 alırlardı falan. Neyse, o ayrı bir yazının konusu.

Yakalarsam var yaee......

karanlık yanım

Zamanında baya bir insan kandırmışım ben . Kendimi hiç kandırmamışım ama onları kandırırken, her şeyi müthiş bir bilinçlilikle yürütmüşüm. Şimdi bu yaptıklarımın cezasını çekiyor olabilirim. Çünkü çok vaatler verip kaçtım, onu gördüm bir kere daha. İnanmalarını sağlayıp bırakmışım. Neyse ki kaçmışım, devam ettirip zaman kaybetmek benim için daha sıkıcı olabilirdi. Sıkıntıya gelemiyorum, evet. Üzülüyorum desem yalan olur. Benim de kötü yanım bu olsun.

temennim

mekanınız mekanımız olsun inşallah
hoş gelin
hoş gidin
mekanınız mekanım olur inşallah
hoş geleyim
bi hoş gideyim

cümbür cemaat olalım inşallah
tanışalım, karışalım
sularımız bulansın tez zamanda
karışıp soyumuz, soyunuza

şehrin göbeğine dikeceğim abidenizi
bileyim tüm ruh hallerinizi
etmeyeyim bir dediğinizi iki
benimki de sadece temenni

soba, saç, banyo

Banyo yaptıktan sonra elektrikli soba varsa yanımda iki anımı hatırlıyorum.

Biri, daha küçücükken annemlere yalvara yalvara aldırttığım oyuncak bebeğimin daha 2.gün saçlarını sobada yaktığım zamanki pişmanlığım- kızın saçlarını o kadar yaklaştırmamalıydım onun yanına, hiçbir zaman

Diğeri de bambaşka birinin elinde solmuş renkli bir havluyla, soğuk bir evde ben banyodan çıkınca yine aynı elektrikli soba önünde havluyla saçımı kurularkenki utangaç halim - saçlarımı o kadar yaklaştırmamalıydım onun yanına, hiçbir zaman      

yar bana bir eğlence medet

Offf bana bir eğlence medet, amann bana bir eğlence medet!!!
Bir yanım, dünyanın en güzel yemekelrini yapıyor akşamları, diğer yanım domates almaya üşeniyor, bisküvi kemiriyor biteviye. Açım aslında yemek yesem daha iyi olcak ama üşengeçlik tavan yaptı.

Bir yanım, canla başla çalışıyor, çiziyor, okuyor, izliyor. Diğer yanım dünyadan bir haber.

Bir yanım çok hareketten yorgun, diğer yanım uykulardan uyanamadı hala.
Bir yanım geveze mi geveze. Anlatacak çok şeyi var o yanımın. Diğer yanımsa suskun. Karşımdaki konuşan insanı utandırırcasına suskun hem de.

Bir yanım çok çapkın. Diğer yanım bildiğin kütük ya hu. Hissiyatsız yanü.

Bir yanım ego patlamasından taşıyor. Diğer yanım bildiğin ermiş.

İstiyorum ki, şu gel gitlerimi biri dürtmesin. Vurmasın yüzüme. Mal mal baksın suratıma yani benden sana ne be? Kötü hissediyorum valla.

İstiyorum ki  sadece animasyon izlemeye tahammülümün olduğu bir an önce anlaşılsın.
Her şeyim kısa şu aralar.
Tahammülüm de kısa. En yakın dostlarıma, sevdiklerime bile dayanamıyorum. Kat sayım, algım falan her bir şeyim düşşşşşüüüüüüüük!
Benden tepki beklemeyin.
Ne duygusal bulantılara ayıracak vaktim, ne Zara'daki indirimden yararlanacak nakitim var.
Yoga ile meşgulüm şu aralar.
Bir de Yeniçeriler var.

Masal kitaplarımı da alıp Starbucks'a oturacağım iş çıkışı. Gidecek güzel bir cafe de yok anasını satayım. Bir Geek tavlarsam iyidir nişantaşı semalarında. Her yer indie chick kaynıyor ya bu neyin çakması bu kaçıncıbahçegördüğümtarumar?

Sonra da Narnia'ya!

ofiste yılbaşı

Odamız da pek süslüydü:






Çok güzel bir hediye aldım sonra. Haziran ayını seçtim. Arkasını çevirdim. Cuk oturdu:





Bunları da ben yaptım İş yerindekilere yılbaşı hediyem hepsi. Küçük rozetler:)


Hepinize mutlu yıllar dilerim!
Sanem:)