tuz

tuzunuz var mıdır?
hani kendinize ait
gamzeleriniz gibi
gülüşünüz gibi
duruşunuz, bakışınız gibi sizin
buram buram erdem
gram gram heyecan kokuşunuz gibi
tuzunuz var mıdır?
alın teriniz gibi
göz yaşınız gibi akıttığınız
ağlamanız gibi
gülmeniz gibi
teninizde ıslaklığınız gibi bir tuz
buram buram siz
gram gram kendiniz koktuğunuz
Sözlerini dinlemeden yıllarca dinlediğim bir müzikken, bugün sözlerine kulak verdim.

Meğer tam günü ve yeriymiş.

http://fizy.com/#s/1d38re

masa

peki
kafamızı koyup şu sert masalara
şu gündüz gece çalıştığımız
ahşap
tahta
cam masalara
günün sonunda
dayayıp başımı
seni düşünüp
hayal kurmaya
iznimiz var mıdır?
şu tahta masalarda
şu ahşap
şu günün tüm ağrısını
sancısını
çilesini
kaygısını
kavgasını
taşıyan masalarda
şu yüzüme sert
gönlüme tüy gibi
düşen
tahta mı
ahşap mı
cam mı
bilmem
şu "sen" olduğum masalarda
soruyorum işte
iznimiz var mıdır?
senden gayrı
hal
takat
tab kalmamışsa şu başımda
izin var mıdır senden bana
şu ahşap masamda?

üç kadın

biz burda
buracıkta
üç aşık kadın
çalışır dururduk yazın sıcağında
birimizin kalbi havada
birimiz bir orada bir burada
birimiz ise yoktu ortalarda
gülerdik halimize, acımıza, tasamıza
etmedik bir kötü söz sevdiğimize
öyle geçerdi gün işte
güle güle
şuracıkta
sol göğsümüzün olduğu yerde
sütümüzün aktığı damarların içinde
şu sol yanımız var ya hani
solumuz
tam orda çarpardı birşeyler
kesilirdi soluğumuz

kadın olmak bazen böyle buruk bir şey

Masada bir çift vardı, bebekleriyle beraber yemek yiyorlardı. Güzel bir pazar akşamı yemeği yemek için güzel bahçesi olan bir restorana gitmişlerdi belli ki.

Kadının kucağında bebeği uyuyakalmıştı. Kadının tabağında ızgara sebzeler varken, kocasının tabağında dana kaburga, patates kızartması ve yanında da bira vardı. Çocuk, kadının kucağında uyuyordu. Adamın önünde de gazete, onu okuyordu işte

Kadın, "Yemeğin güzel mi" diye sordu. Adam gazete okumaya devam etti. Kadının ızgara sebze yemesinin nedeni belli.

pamuk eller yüze

Uzun zamandır ihtiyacım olan birşey var. Sevilmeyi ve bana şefkat gösterilmesini özlüyorum. Devamlı kucak modundayım birine sarılsam da uyuyakalsam oracıkta, koynunda.

Anneannemin saçımı okşaması gibi dizlerinde. Değse pamuk elleri yüzüme, yapamadığım, beceremediğim, ileriye gidemediğim yerlerde uzansam keşke onun dizlerine. Ne yazık ki yaşamıyor artık, hayatta değil.

Anne, baba, sevgili, arkadaş şefkati değil aradığım. Buruşuk bir deri ve kemikli bir elin yüzümde gezinmesini istiyorum.
he is typing
he is typing to my heart
he ain't no playin'
he is an open card

he is trying
he is trying for me
he is trying to chat in
he is so delecant for a girl like me

he made me happy!

bak bak şimdi, kadındaki billur sese bak



yürümek

Tabanlarım patlasın.

Kafamı dağıtana kadar yürürüm. Varacağım yere hafiflemiş ve biraz da yorulmuş olmadan ulaşırsam eğer, huzursuzluk kaplar içimi.

Dağıta dağıta yürürüm yollarda,
hem neşemi,
hem kederimi.

özlemek

ve özlemek seni doyasıya
kana kana
susamak sana
baş ağrısı gibi
karın ağrısı gibi
bel ağrısı gibi
ille de taşımak seni sırtımda
gözümün bebeği gibi
ciğerimin köşesi gibi
içim, içim
diyebilmek

ve bulabilmek seni
sokak ortalarında
cadde kıyılarında
köşe başlarında
gözümü yumduğumda
o anda bulabilmek seni
tekrar açtığımda

et gibi, tırnak gibi
nasıl ayrılmazsa ikisi birbirinden
özlemle ben
ayrılmayız birbirimizden
o da benim derim gibi
o da benim der gibi

heyecanımda
tez canımda
nefesimde
iklimimde
iliğimde
akıtmak seni
kanata kanata

özümsemek
benim demek
diyebilmek
efendilikten kaybetmeden
boyun eğmeden
yitip gitmeden
yol vererek
özlemek seni
ölesiye özlemek

rüya

Size, 1 haftadır gördüğüm rüyayı anlatacağım. Benim için anlamı BÜYÜK, yer yer de korkutucu tarafları olan bir rüya bu.

İlk gece: Roma İmparatorluğundayız. Kentlerin biri lanetlenmiş. Şehre uğursuzluk hakim salmış, bir sürü talihsizlik, hastalıklar, zaferle dönülemeyen savaşlar...vs. Şehrin lanetini kırmak ve büyüyü bozmak için bendenizi çağırıyorlar, meğersem ben de büyücüymüşüm. Şehre ilk geldiğim zaman etrafımda olan insanların ihtişamını bir kenara baktım, baya güçlü bir hatunum. Uzunca bir kaftanım var, saçlarım da upuzun. Ellerimin şifalı olduğuna inanıyormuş şehirdekiler, dokunduğum yer de bereketlenirmiş.

Bir kuyu açıyoruz hepberaber. Kuyunun içi çıyanlar, yılanlar dolu. Kuyu da çok derin bir kuyu. İçine şöyle bir bakıp kafamı geri çekiyorum.

İkinci gece: Yine aynı ortam, yeşillikler içersinde bir yerdeyim. Etrafıma iyice bakıp dualar okuyorum.

Üçüncü gece: Yine Roma İmparatorluğu. Nerden anladığımı soracaksınız sanırım semboller, yapılar ipucu oldu bunu anlamamda, kıyafetler de çok belirgin ve netti. Masa başında oturup bir tas suya bakıyorum uzunca. Sonra derin düşünceler beliriyor kafamda, hesaplamalar yapıyorum, çizimler, yazılar, aritmetik hesaplar.

Böyle devam etti sanırım 1-2 gece daha gördüm buna benzer şeyler. Her seferinde saat 4 buçukda uyandım. Tam 4 buçukda. Müthiş bir heyecan ve mutlulukla, sevinçten uykulara çok zor daldım.

Bu sabah, nereden geldiğini bilmediğim bir şekilde, uyandığımda elimde ve yatağımda kurumuş çiçekler vardı. Etrafımda, bu çiçeklerin nasıl geldiğine dair tek bir kanıt yok; ne başucumda bir çiçek ne etrafımda... Korkutucu geldi tabii ki ilk başta. Sonradan aklıma dank etti arkadaşlarımla da konuşunca, ben gece kalkıp, defterlerimi karıştırıp kuruttuğum çiçekleri büyü yapmak üzere yatağa götürmüş olmalıydım. Uyurgezerlik yoktur aslında bende ama böyle de komik bir durum ortaya çıkıyor işte.

Ruhum gezmiş, gitmiş şöyle bir Roma İmparatorluğu'na, daha ne ister gönlüm :))