iyi oluyor

bir şey hissetsem bari diyorum
açıyorum en depresif müzikleri
şarkıları
türküleri
kapı zili çalıyor
sanem ona koşuyor
oturuyorum yerime
bir iki şiir okuyayım diyorum
telefon çalıyor
sonra bir kahkaka bir neşedir gidiyor
acıklı bir film izleyesim geliyor
sonra bir arkadaş kapımı çalıyor
o güzel "taktak"sesine kurban olsunlar kapımın!
ne güzel kapım çalınıyor
muhabbetin dibine vuruluyor
sonra uykum gelmesin mi
yatıyorum
hadi birilerini düşünsem, birşeyler anımsasam
kafam kaldırmıyor
sonrası karanlık zaten...siyahlar, karalar...

telaşım çok bu aralar
ne kendimi dinlemeye
ne de kendimi üzmeye vakit kalıyor
minik iğneleri etime batıracak
zamanım dahi olmuyor

amaan
iyi oluyor böyle
iyi oluyor

load earlier messages
earlier memories
earlier sun baths
earlier sun tends

bring some summer perfume here
bring it with the cold breeze of last summer days
it is time for me to face with my final
regrets

sevgili okurlar....

bu aralar pek birşey yazamıyorum ve bu canımı çok sıkıyor!

adama sorarlar

bana baksana
bir bak!
senle değil benim derdim
hele o dert sen hiç değilsin
sorunum yine kendim
kendimle alıp veremediğim
kaset çaları geriye
başa
en başa sarıp tekrar aynı şarkıyı dinlemek gibi
orda kalmak için bir süre daha
az daha bir şeyler hissetmek için
tırnak atıyorum kabuklarıma
kanasın da kabuk bağlasın tekrar diye, sonra
sebebi sen değilsin
derdim sen hiç değilsin

sen de kimsin?






"yer" dediğin zaman, iki anlama çıkabilir

az hasar almadan
arabalara mı binmeliydim?
taksilere?
oturup köşelerde
cam diplerinde
seyreylemek hayatı daha mı kolaydı?
dört camlı bir yerin içersinde?
bir yere götürülmek mi daha kolaydı
gidemeden o yerlere?
insanın kendine tahammül edemediği yerde
oturup dinlenmek mi gerekliydi
yürümek yerine?

sevilleme

kişinin bir zamanlar sevilmiş olduğunu hatırlaması üzücü. çünkü şöyle acıklı bir sonuç çıkıyordur ortaya.

artık sevilmiyordur.


kapım

Payımıza hasretten ötesi düşmediyse, şunca yıldır, küsmek mi gerekir kadere ya da tanrıya bilemiyorum. Dönüp dolaşıp yine aynı yolda bulduysak kendimizi, tam da başladığımız yerde...Hata bizde midir yine aynı yolu tercih ettiğimiz için?

Kapıyı açıyorum. Kapım da ne güzel kapı. Benim evimin kapısı. Benim evimin tahta kapısını açıyorum. Açtığımda içinde, içerisinde sesi duyulsun, nefesi koksun benim içerimin. Olmuyor ama, payımıza uzaklık düşüyor.

Mesafe düşüyor.

Bu hayatta bir şeyi spontane yapmanın lüksü paha biçilemez. Ben bunu hiç yaşayamayacağım galiba.

erler meydanı

Önce bende sıra
Bende
Ben alacağım seni baş köşeye
Oturtacağım önüme
Kucağım denilen yerime,
Yöreme getirteceğim iki ellerimle
Sıcacık sularda yuğacağım seni
Seni
Ellerini
Akça pakça yüzünü
Gözlerini
Alacağım ellerimin arasına avuç içlerini
Parmacıklarını yuğuracağım bir bir
Anan gibi mi seveyim seni?
Ne edeyim
Ne diyeyim bilemedim ki
Sonra tırnakların var ya
Kazır gibi hayatı
Kayaları
Taşları
Dünyada minicik ufacık
Ama sende kocaman kalmış
O koca tırnakların
Onları da keseceğim
Saçlarına gelecek sıra
Gönül ister ki dokunmayalım
Tavırlarını koysunlar hayata
Ama onları da enseden toplamak lazım
Sakallarına geldik mi işte tamamdır!
Köpük köpük olacak yanakların
Sonra pırıl pırıl
İki öptüm mü çukurlarından olmuş bil
Sıra bende dedim sana
Bende sıra
Ondan sonra yürü yallah
Erler meydanına


un helvası

Zaman bize ne öğretti genç adam?


Sen gittikten sonra biz neler öğrendik? Bak senden sonra ikinci un helvamı yedim bugün, iş yerinde. Evet. Bir işim var artık. Senle o serserilik yaptığımız günlerden bu tarafa çok sular aktı köprünün altından. Ama gözün arkada kalmasın, İstanbul'un canına okuyorum çapkınlıklarımla.

En son senin mekanında, senin evinde yemiştim bunu. Bir helva geldiydi ki önüme, kara mı kara, üstünde fıstığı ne boktandı bilsen. Nasıl zor geçmişti boğazımdan ama ne boktandı... Diyorlardı ki, güçlü olmamız içim yemeliydik. İçimize dikenler bata bata yiyorduk. Kimse ile göz göze gelmeye takatimiz yoktu.

Aylar geçti genç adam. Senin yokluğunda iki un helvası yemişim. Biri kara, biri bozdu. Birini evinde, diğerini işimde yedim genç adam. Arardın ya beni, akşam saatinde işten çıkacakken. "Planımız şu", derdin. "Şimdi sen patronun suratına tükürüyorsun, koşarak kaçıyorsun". Gülerdik birbirimize. Giderdik düğünlere. Kambersiz düğün olmaz derdik.

Kamber de derdik, hoşaf da derdik birbirimize. Gerrüzekalı kardeşin de olurdum. Olsam ya yine. Aptal olsam, salak olsam...
Zaman bize ne öğretti genç adam? Seni özlemekten, seni üzülmekten başka ne öğretti?

İki lokma helva yemeyi mi?

1404

Sizin de mi anınız oldu?
Siz de mi paylaştınız aynı suları,
aynı yudumları?
Siz de mi dinlediniz aynı şarkıları?
Baksanıza kaldı bende pis bir boğaz ağrısı
Ama ne biçim canım acıdı
Canımı nasıl yaktı
Halbuki getirsek şu birkaç ayı
Oturtsak şu baş köşeye
Görsek onları, o anları
Taa o zaman dinlemiştim bu şarkıları
Taa o zamandan bildim sizin ortaklığınızı da
Ses etmem ki ben
Susarım
Lakin o da iki anlamlı
Bilseniz bendeki nasıl bir can sıkıntısı
Nasıl bir kalp ağrısı,
dört duvar arası,
gecenin bir yarısı
Amaaan, diyorum öğlen vakti
Geri dönüyorum sıkılmaya sabahları
Siz öğrenmeyin başa sarmaları
Kendi başıma nerden sardıysam tüm bunları!


Bozarım ortaklığınızı,
Öğrenirsiniz o zaman
ortaları
ortada kalmaları.





dert uyuşmazlığı

Sana nasıl anlatabilirim
Nasıl tarif edebilirim
Aramızdaki farkı?
Din değil
Dil değil
Fikir hiç değil
Sen de insansın
Ben de insanım nihayetinde
Lakin bizde durumlar şöyle,
Sen düşünürken yiyeceğin üç öğün yemeği
Benim milletimin insanı düşünür eve götüreceği ekmeği
Üç yumurta
İki yoğurt
On ekmeği!
Kendi bilir gün içinde çektiği çileyi
Sen
Çatısı,
Bacası,
Ocağı olan evlerin
Sıcak kucaklarına kurulmuş oturmuşsun
Ben sana nasıl göstereyim derme çatma haneleri?

Dapdar denizlerin, boğazların ortasından geçen vapurlar gibi
Kuytulardan ince ince süzülen sularda bir telaş bizimkisi
Bir koşturmaca
Upuzun, kanlı bir koşturmaca
Bilir bizim alt katın bekçisi

Sana nasıl öğretirim
"Dokuz köyden kovuldum" demeyi?
Öğrettim diyelim
Doğruyu söyleyeni... niçin, neden?
Diyebilir miyim ki?
Anlar mısın dil dediğimde
Bunun dört anlama geldiğini?
Üç değil be gavurun evladı
Dört
Dört anlam!
"Can" aralarında en önemlisi
Canan'la konuşurken
Hangi dil'i kullanacağını
Sana öğretebilir miyim ki?

Efkar
Edep
Adap
Yok ki sizin dillerde
Gelse bir hüzün çökse omuzlarıma
Halden düşsem,
Gönlüm yoruldu desem
Bilecen mi?

Soruyorsun bir de bana
Bu insancıkların elleri
Neden nasırlı?
Ya peki ayakları, parmakları
Neden kınalı?
Nasıl anlatayım sana bunları?
Bizim senle aramızdaki
Ten değil
Fikir değil
Din değil
Dert uyuşmazlığı





tırman ağaçlara, düşeceksin


sen o adam değilsin
yazık sana
olmak istediğin adam değilsin
olamadığın adam zavallı
hastalıklı
sinirsek
Beş yaşındaki bebekten daha bebek
üstelik de ebleh
sen dört başı mamur evlerin
nohut oda bakla sofalarında büyümüş
yetişmişsin
şu akıp giden hayat var ya önümüzden
böyle bir telaşlarda
bir havalarda geçen
onu yakalamaya çalışmışsın
diyemiyorum ki sana kal böyle
olduğun gibi kal
otur oturduğun yerde diye
senin koşup
yere düşmen lazım
azcık dizlerinin kanaması
sonra yaralarının kabuk bağlaması lazım
hayatta herkesin sınavı başka
seninki de bu olmuş
ama sana yazık olmuş
yazıklar olmuş


bahtın karışmış bahtıma
ben hay bin şükür
çok şükür diyemeden daha
tırmanmışsın en uzun en yüksek ağaçlara da
toplamaya çalışmışsın meyvelerini hayatın
ama öyle kolay uzanılmaz o dallara
öyle kolay ememezsin şerbetini yemişlerin
her şeyin bir vakti var
her şey zamanla
sana bunları anlatacak ne doğru an'ım oldu benim
ne de senin dinlemeye isteğin
sen dirileriyle uğraşırken meyvelerin
ben ölülerimi gömüyordum toprağın yedi kat altına
sana bunları anlatacak değilim
hiç değilim
zaten bizim an'larımız olmadı
geniş zamanlara, geniş caddelere yayamadık tüm bunları
iki sokak değil miydi halbuki aramızdaki
hadi ben bilirdim de kendimi
hep bir telaştım, hep bir kaçıştım da
sen niye öyle çıktın
neden öyle çıktın da
en yüksek ağac'a tırmandın?

beş yaşındaki bebek'i unut sen şimdi
beş yaştı senle aramızdaki
beş yaş 
iki sokak
bin ağaç
o beş yaş öğretemedi mi sana bilgeliği
inceliği
efendiliği
halbuki ben öğrenmiştim
çoktan bilmiştim
senin tırmandığın ağaçların ismini

















anlat bacım


Sevmekten ne zaman vazgeçtim?

Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim. Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim. Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim. Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim. Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim. Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim. Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim. Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim. Tablolarımda artik kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden sen olduğun için vazgeçtim. Bencil olduğun için vazgeçtim.  

Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi. Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım. Bu yüzden ben de senden vazgeçtim.  

F.K

alem ilde bir kurban keser

Yaklaşan kurban bayramı dolayısıyla sürekli bir kelimedir gidiyor şu sıralar hayatta; "kurban". Birçok dinde ve mitolojide de çokça yapılan bir tür ibadet aslında kurban kesmek, kurban etmek, kurban olmak.

Düşündürdü bu kelime beni. Hayvan haklarından dem vurmayacağım; 360 gün 300gr et yiyen ve kalan 5 günde hayvan haklarından bahseden çirkinlerden değilim. O ayrı bir mevzu, ayrı bir ikiyüzlülük meselesi. Ve ince düşünülmesi, diğer insanlar için de empati kurulması gereken bir konu.

Ben dilimizde bu kelimeyi nasıl kullanmışız, nasıl etimize işlemiş onu düşünüyorum şu sıralar. İlk aklıma annem geldi. Beni severken ya da üzüldüğüm zaman "sana kurban olurum, annen ölür sana" derdi. Üzerine laf söyleyemezdim ben de. Daha ötesi yok zira. Yakın zamanda da başka bir annenin evlat acısına şahit oldum. Dizlerini döverken "annen sana kurban olsun yavrum" diye ağlıyordu. Bin kere öldü, yaşayamadan.

Bir Kerkük türküsünde de şöyle der; "Alem ilde bir kurban keser, her gün kurbanı olsam ne var, ben ölsem nece?". Hatırlıyorum, türküyü ilk dinlediğimde bu cümle beni etkilemişti. Hikayesi vardır muhakkak bu türkünün de sanırım ölesiye aşık adam sevdiğine. Ölse de, kurban etse de kendini, biçare.

Hukuku olan bir kelime bu. Ölen, uğruna öldürülen, öldüren arasında bir hukuk'un var olduğu.

Ferhan Hanım ve Çizgiler

Ferhan Hanım aynaya baktı.

Kısa bir bakış ardından farkettiği yüzünde oluşan kırışıklıkları onda bir sevinç uyandırdı. Zamanın ona verdiği birkaç iz, hiç değilse zamanın geçip gitmesine yönelik sitemi bir parça da olsa kırmıştı. Sonradan, bu izlere hiç sahip olmadan yitirdiği insanlar geldi aklına. Ne O'nun görebildiği ne de o çizgilere sahip olabilecekken, görecek daha çok kırışıklıkları olabilecekken kaybolup giden yüzler aklına geldi.

Zaman'ı gam olarak nitelendirenlere inat, Ferhan Hanım çizgilerini severdi.

Çünkü O, çizgisi olmayanları en çabuk, en çok yitirendi.

tahta kurdu

bir iki üç
bir iki üç
bir iki
bir
bir
bitecek hepsi
ama öncesinde
şu parkenin altındaki sesler var ya
gecenin altında bir benim duyduğum
onların soluğunu kesmem lazım
ama kıyamıyorum ki
benle kalabilen tek canlı onlar
adı da tahta kurdu
onlar da kendi bağımsızlıklarını kurdu
önceden çıtçıt'dı sesleri
şimdi kıymadan ahşap'ın canına okuyorlar
çat çut
kalp kırar gibi kemiriyorlar ahşap'ın ciğerini
kendi sesim çıkmıyor ki şu odada artık
onların sesine kulak verdim
ha dur
bir de şarkı söylemeye başladım artık
çok uzundur söylememişim
ne de güzelmiş sesim
ne sevdim
aman ne sevdim
pek sevdim

siz samanlığı seyran etmişsiniz belli
edepsizliğimi mazur görün de
hangi ara biçildi o otlar
hangi ara sararmasını beklediniz
hangi ara başak tarlaların içine düştü mısır tanesi?
ne ara beklediniz tüm bunları?
bak ben benden çok sesler çıkaranların sesini kesemedim
soluğunu her gece içime çektim
oturduk dört duvar arasında
kendimize bir yuva kurduk
ama ne bekledim ben bunun için
onlar benim kurdum demek içim nasıl bekledim
siz neyi beklediniz
neyi, hangi ara bu kadar sahiplendiniz?

sesim güzel geldi dedim ya
küçük harflerin insanıyım ben
hayatımda birine bağırdım sadece
o bağırtımın gecesinde de ben ateşlenmiştim
deneyim oldu işte
ben de ateşim çıkmasın diye
parke aralarından fısıldadım küçük canlılara
siz gitmeyin olur mu dedim
ben sizi çok bekledim
dedim, gitmeyin
beni dinledilerse eğer
veyahut duydularsa
küçük kurtlarla ben
yaşarız burada
bu odada
ondan sonra bakarız
samanına da
seyranına da





zamanını bekle

değil işte bu işler böyle olmayacak
önce her şey rutinde, güzel
bildiğin gibi gelişecek
her şey sana tanıdık geldiği için
yabancılık çekmeyeceksin
sonraları çıkacak bunun acısı
ilk başta sokakta yürürken
cıvıl cıvıl toplulukların arasında duyacaksın
eve gidip çantanı yere fırlattığında göreceksin
sinema salonundaki patlamış mısır kokusunda tadacaksın
bu duyguyu

yavaş yavaş olacak hepsi
göreceksin
sonraları nefesin kesilmeye başlayacak
midendeki kelebeklerin yerini
ağır
acılı
büyük taşlar alacak
o zaman gelecek bunların hepsi aklına

büyümek kolay değil adamım
böyle böyle başlayacak
için böyle böyle farkına varacak
zavallılıklarını hatırlayacaksın
utanacaksın kendinden

bunların hepsi zamanla olacak küçüğüm
o zaman düşeceğim içine
şimdi herşey sana güzel
herşey gönlünce
sen de düşeceksin bu çukurun içine
zamanı geldiğinde

"ilk"'lere inancım tam

"İlk"lere inanırım. İlklere inancım tam. Çünkü tatlı bir heyecanın yanında aslında, büyüdüğümün de göstergesi olurlar.
Çocukken ilk defa trafikte cadde karşısına geçtiğim zamanın heyecanı, ya da ilk kez omlet pişireceğim zaman ocağı yakmam, dolmuşa ilk defa binmemin verdiği heyecanı unutamam. İnsanın egosu, kazandığı zaferlerle orantılı olarak büyüyor galiba. Tabii zaferi ne olarak adlandırdığımızla da alakalı bu ama, birey olmak böyle böyle başlıyor.

Hayatımda en korktuğum şeyler, küçük süprizler olarak karşıma çıktı. Banka kartları, ev kiralama, yolculuklar, İstanbul, Vespa(!) ise 23 yaşındaki ben'i en çok etkileyen hatıralarım olarak yerini aldı. Yani ben kredi kartı borcumu ilk yatırdığım zamanı unutamıyorum.

Ve çok heyecanlıyım. Daha nelerin ilk'lerini yaşayacağım ben. Daha kaç kere büyüyeceğim. Hepsi için sabırsızlanıyorum ve hepsini özlemle bekliyorum.

İlk'lere inancım tam. Küçük şeylere inandığım gibi inanırım onlara da. Severim hepsini.

incir çekirdeği

Kendi bildiğimi okudum
İnanmadım hiçbirinin dediklerine
Vay bu işler böyleymiş
Tutmamış zincirlerimiz, halkalar iç içe geçememiş
Kaç kere geçmiştim halbuki içrelerden
Kaç kere düşmüştüm o çemberlerin içine
Bana sorsalardı ya bir
Ya da sana
Yok,etmedim eylemedim diyebilir miydin ki
Sorsan onlara
İki yüzlü, şerefsizin tekiydin
Ama seni en iyi ben bilirim
Yabancım değilsin

Hayatıma kötü birini sokmadım ki ben
Bir gün olsun sokmadım
Kötü birini sokmadım ki ben
Girmedi ki şu kapıdan içeri
Girmedi ki
O yüzden denilenlere inanmadım ben

Bu gün
Bir taksiye bindim ben
Dedim ki Londra'ya gidelim
Londra dedi, ablam, neresi? Dikiz aynasından baktı bana
Off dedim, kafam gitti yine sen beni götür o her günkü yere
Her gün gidiyorum artık aynı yere
Rutinden sıkılırdım ya
Oyyy ne güzel şeymiş
İnsaınn bildiği yere varması
Bildiği yere her gün gitmesi
Bildiği yollarda koşması
Ama vardı da aklımda bir yerlere gitmesi
Orda uzun uzadıya kalması

Gece değil gündüzdür insanı insan yapan
Kaçta uyanırsın
Kaçta kalkar kahvaltını yaparsın
Ayağa kalkmak erken saatte
Kocaman devasa bir sanattır
Yoksa koca'lardan korkanlardan mısın?
Koca sevgilerden?
Koca bağırmalardan?
Koca bağırlardan?
Bağra basmalardan?
Cemal Süreya'nın kahvaltılarından
Ettin mi bir tane?
Bir tanecik?
Belki ailenin yanında sadece
Çünkü bilirsin orda sen sensin
Olabildiğince
Alabildiğince

Karşıma bir adam oturdu
Öylece
Alelade
Dedi ki tek başına içmekte iyisin
Evet, dedim ama iki kişiyken hiç de iyi değilim
Gel, dedi beraber deneyelim
Sırf bu anı yazmak için
Şunu yazabilmek için
Kalktım taksiye bindim
Bugün bir taksiye bindim ben
En sevdiğim şarkı çaldı
Söyleyen de bir başkasının kalp kırığıydı
Ulan dedim
Kıran kırana yaşıyoruz şu dünyada
Kıran kırana
Kıran, kırana

Hay dedim
Hay ulan
Bir gün inansaydım
Bir gün inanaydım şu dediklerine
Ama nafile
Benim arada kaldığım diyar
İncir çekirdeğinin içine sığmış
Doldurmuyor
Dolmuyor anasını satayım
Dolmuyor



anne ben çok üzüldüm

ses etmedim ama
sitem de etmedim
kızdım, kırdım, dağıttım
ama şu odadan öteye gidemedi hırçınlığım
temiz hava almaya dışarı çıktım
kendime gelince tekrar geri döndüm sıkıntıya
göz de etmedim
naz da etmedim
bütün "of!"'ları içime çektim
hani ben pabuç dilliydim?
iki kelime edemedim
susmayı da beceremedim
havada asılı kaldı tüm kelimelerim
ne fenaymış bu haller
böylesi üzüntüler gerekli miymiş ki hem?
neyime lazımmış hem?
ne edecekmişim onları?
anne ben çok üzüldüm
durdursana şunları
şuramda duranları
devamlı güleyim ben

Wish For Thanksgiving

hello lovely boy
we could live with the moves of your messy hair
your biggest hands that this world could ever see
with your longest, strong but a liar nose
we could meet your dotted eyes
and your well rounded cheeks
which travels the whole universe rotating by itself
we could use the same language
but it's not enough to hear the same music
and capable to feel the same impulse
dear lovely boy
we could share our shreds
our blood and leison
we could run till we fall
a pack of golden berries would be enough for everything
i'm your mother's wish for Thanksgiving.

çeşitlemeli korku













Bilge Karasu'nun 5 ses için yazdığı metin. Bunlar da o metne ithaf edebileceğim çizimlerim.


dinlemek için: http://www.youtube.com/watch?v=XPQvnrm_8qw

okumak için: 

bir tüy,
bir telek
bir dalgın kuşun ardında bırakıverdiği havadan
oluşmuş gibi yumuşak, düşen, yere doğru;
bir tüy,
bir telek,
bir yaprak
bir güz dalından kopmuş
kopuvermiş
sarartılı
bir yaprak, yere değince kimsenin duymadığı, yeri,
taşı, toprağı bağırtmamış, incitmemiş,
bir tüy, bir telek, bir güz yaprağı
gibi düşmüş yerleşmişti içime
içerime, gönlüme, etime
k o r k u


BİR ÇIĞ GİBİ GELDİN ÜSTÜME

karıncalar gibiydim, düş karıncaları, ozan karıncaları
gibi
çıdamlı karıncalar gibiydim,
çıdamlı, dümdüz uzanan
uçsuz bucaksız engebesiz bir düzlükte

ÜSTÜME BİR ÇIĞ GİBİ GEL
DİN KENDİNE KATTIN BENİ

gözü, ayağı, bir yerlere takılmadan
hiçbir şeye yönelmeden
dümdüz uzanan bir toprakta
çıdamla
y ü r ü y e n
karıncalar gibiydim.


d u y d u m s e n i,
ö l d ü m s e n i!

SENİ SENİ SENİ
SENİ SENİ

gördüm duydum
yaşadım öldüm
yürümekten başka bir şey bilmeyen,
nereye, niye, neye gittiğini bilmeyen

bir yere gittiğini olsun bilmeyen
ozan karıncaları
g i b i y d i m
çıdamla yürüyen bu düzlükte, engebesizlikte.

SENİN YANIMDASIZLIĞIN BİR
SİLİK SUSKUYDU, GÜNSÜZ KA
RANLIĞIMIN KESER AÇARDI KA
PISINI, SESİN, YÜZÜN, YÜRÜMEN
Nereye gittiğini gene bilmeden
bir yere gittiğini olsun gene bilmeden
çıdamı da, yürümeği de unutmuş
b i r b ö c e ğ i m ş i m d i
çılgınca dönenen
durduğu
yerde.


görünmez engebeler örüldü
çepeçevre
çevremde
k or k u d a n

BİR ÇIĞ GİBİ GELDİN ÜSTÜME
KENDİNE KATTIN BENİ,
YUVARLANDIK BİR SÜRE


Zeytin gövdeleri gibiyim şimdi
toprağım ister al, ister boz, ister kara,
burulmuş erkeklikler gibiyim
a c ı i ç i n d e
k ı v r a n a n
düzlüklerinde gökyüzüne uzanıp gün ışığını
titreştiren, dünyayı düzgün aralıklara bölen
kavak duvarların-
d a n s o n r a

SONRA

suyu arayıp bulan kökleriyle, durmadan budanan
kollarıyla
su fışkırır gibi
yeniden toprağa dökülen dallarıyla yeşil yağmurunu
yağdıran
söğütlerden sonra,

SONRA
SONRA

yarık
yarılı
yarılmış tahtasıyla
kıvranan
buruk
burgun
bir zeytin gövdesi gibiyim
kuytularda,
eğimlerde,
suskun,
sessizlikler içinde, gümüş yeşil bir buğu altında,
buruk

b i r g ö v d e y i m ş i m d i

yemişi kararmayan

SONRA SONRA SONRA
YIKTIK KENDİMİZİ DE
Kuruyum göğe baktığım yerde,
buruğum yere baktığım yerde
korkuyla beslenerek korkudan!

BEN ÇIĞ OLDUM ŞİMDİ. SEN,
kar'ımdaki taş, karnım-
E T İ M D E K İ
daki, dokumdaki
K A M A

oysa korku kendi memesini

e m e r e k b ü y ü r ;

nasıl burmalı bu memeyi?
nasıl kurtulmalı
nasıl
nasıl
nasıl
korku-
nun südü olmaktan?

SENİ SENİ SENİ
SENİ SENİ
yaşadım duydum
öldüm

seni yaşadım, seni öldüm

uçurumun dibine
v a r a m a d ı m d a h a
parçalanıp, parçalayıp kurtulacağım yere.

Bir tüy,
bir telek gibi,
bir güz yaprağı gibi
k o p m a l ı
kuştan, ağaçtan, yeğnilikle, incelerek,
bağırmadan korkudan.


ANILARIM SENİN GELECEĞİN OLUYOR,
GERÇEKLİK DUYUSUNU YİTİRİP, UZAKTAN
UZAĞA HEP SENİN SİVRİLDİĞİN BİR PUS
İÇİNDE YAŞAMAĞA BAŞLADIĞIM ŞU ANDA.
SEN AĞAÇTAN SEN AĞACA KOŞUYORUM,
ARADAKİ PUSARIK BATAKLIKTA AYRIŞIP
YIVIŞAN GÜNLERİN HİÇLİĞİNDE.

başımıza bunlar da geldi

başımıza bunlar da geldi
koca bir bulut doldu doldu
kafamızın üstüne yağdı
içinde beynimiz eridi
sade beynimiz erise!
gözümüz de gitti elden
diğer gözleri göremedik önce
sonra renkler gitti elden
ne gelir elden
en sona eller kaldı
kemiklisiydi bazıları
bazıları abidin'in çizimleri gibiydi
ama onunkiler gibi tutamadık diğer elleri

yemelerimiz içmelerimiz kesildi
kursağımızdan kuru tükürükler geçti
bir somun ekmeği bölüşemedik
belki de ellerimiz olmadığından
tutacak parmaklarımız olmadığından
bir bardak suyu içemedik
bölüşemedik
halbuki hava bedava su bedava demiştik
bir portakalı koyamadık aramıza
soyamadık kabuğunu
suyunu çıkaramadık

kelimelerimizi sakladık
tek tek gitti merhabalarımız
sandıklarımız varmış meğer
koyduk ceviz ağaçlarının içine
üstüne de vurduk kilidi
ohh dedik
çok şükür bu da bitti

ayaklar gitmeyi biliyor da
gelmeyi beceremiyor bir türlü
ayaklarımızı da yitirdik yollarda
iğne gibi batmadı mı asfaltlar tabanlarımıza?
ne biçim kan aktı da
gıkımız çıkmadı
kabuk bağlayana kadar bekledik
gelsin de biri yolsun diye sonra

kulaklarımızı tıkadık isminize
biz verdirdik bu kararı kendimize
hüzünü de dinlemeyelim dedik
duyacaksak kahkaha duyacaktık
şarkıları da tek tek eledik
kapı zillerini duymazdan geldik

halimiz buyken bu oldu
başımıza talih kuşu yerine
ebabiller kondu
attıkları taşlar
ebrehe'yi değil
bizi vurdu







önün arkan sağın solun sobe

yatayım önüne
iki yoğur beni
üç okşa
beş öp
kaskatı kesilmiş bütün hücrelerimi al eline
tek tek oyna hepsiyle
sevmediklerini at
istediklerini de tut ama
avcunun içine al önce
biraz bak
biraz oyna
fırlat bir yerlere
sonra yakala
ben napayım sonra
yatayım mı biraz daha
ne bileyim
durayım mı az daha
uzanayım mı çok az daha
önüne
arkana
sağına
soluna

bazı bazı

Bazı şeyleri silmek kolay.
Bazı şeyler yazılamıyor bile.
Bazı şeylerin bahsi asla geçmez.
Bazı şeylere kulaklarımız tıkanır.

küsmek

nasıl kızayım sana
nasıl küseyim
kelimeleri dökmeme yardım etmişsin
iki laf ederken
beş bin sözcük oluvermişim
niye sitem edeyim sana
dolmuş dolmuş taşmışım
renklerimi içmiş mavi kuşlar
niye sitem edeyim sana
niye küseyim
ağulu taşları sökmüşüz beraber
atmışız koca denizlere
yerine bin tane çiçek dikmişiz
pembe
nasıl sırt döneyim sana
nasıl küseyim
ulan beter!
küsmeyi ben nerden bileyim?
nasıl becereyim?

bir kahvelik aram var

çifte kavrulmuş
yandan çarklı
az şekerli
bol köpüklü
bir kahvelik aram var
sustum sustum
konuştum konuştum
koştum koştum
hayat gibi işte
yaptım yaptım
başka da bir dem yok
oldu bittiye gelmesin
suya da
sabuna da
toprağa da
göğe de değsin
ağaç gibi olsun
yer
gök
ufuk 
hepsi karışsın
toprağımın rengi boz
kara
al
bal gibi olsun bal!
sonra o gök
bin kere mavi
bin kere çivit dolsun
başka türlü hayat da 
olmaz olsun
bir kahvelik aram var
derleyip toplamak için
derlenip toparlanmak için
yaptım yaptım
koştum koştum
düştüm düştüm
zinciri de ben
kilidi de ben 
anahtarı da ben
ben 
benken
şu işin içine etmeden
bir kahvelik aram olsun
çıdamsızlık edenin de
yediği haram olsun





geçmiş, büyümüş, koca adam olmuşsun

ne zaman olmuştu?
tam olarak hangi ara
yüzünün şekli
kaşın
yerçekimine karşı koyamayan burnun
tam olarak
hangi zamanda yerine oturdu?
terin hangi ara kokmaya başladı?
saçının aldığı umursamaz haller
dünyayla arandaki bu temassızlık
hangi ara kuruldu?
nefes almayı ne ara becerdin?
başını kaşımayı?
ne ki
daha var bunun
yürümesi
koşması
konuşması
ağlaması
gülmesi
sevişmesi!
kaçırdım ben hepsini
bunların bütün hepsini
ne ara oldu da
göremedim hiçbirini

OLİMPİYATLARIN ARDINDAN


3 haftalık bir organizasyon.Dünyadan gelen bütün sporcuların altın madalya için yarıştığı mükemmel bir etkinlik. Mükemmel bir açılış ve aynı şekilde kapanış töreni. Coşku, sevinç, rekabet, hırs…Bütün hepsinin doyasıya yaşandığı 3 haftalık bu süreç geçtiğimiz günlerde bitti.

Olimpiyat aslında içinde bir süreci barındıran bir tanım. Bunun ön hazırlıkları ve başladığı andan itibaren yaşanılanlar ve hatta bittikten sonraki zaman dilimi de bir o kadar mühim. Peki olimpiyatlar moda sektörü anlamında geride neler bıraktı? Ne gibi yenilikler, farklılıklar ortaya koydu?

Takımların üniformalarından tüketici ürünlerine kadar uzanan geniş yelpazede inceleyebileceğimiz moda ürünlerinin skalası olimpiyatlar süresince çok farklı çeşitlilikler gösterdi. Ülkeler kendi tasarımcılarıyla çalışarak sporcularının formalarını tasarladı. İngiltere’nin formaları Stella McCartney, İtalya’nın Giorgio Armani ve Prada, ABD’nin formalarının ise Ralph Lauren tarafından tasarlanmış olması ülkelerinin ve dolaylı olarak o ülkenin kendine özgü stillerinin tanıtımında büyük rol oynadı. Bu tarz işbirlikleri ve beraber yürütülen çalışmalar ülkenin yerel tanıtımında çok büyük fayda sağlıyor. Ayrıca global düzeyde yapılan bir yerel tanıtımın belki de en güzel örneği olabilir. Bunun yanı sıra olimpiyat temalı birçok ürün de markalarda yer aldı. Peace Bombs bilezikleri de Olimpiyat logosundan ilham alarak yeni bileziklerini satışa sundu. Adidas, Nike gibi markalar İngiltere bayrağını tişörtlerde, şortlarda, ayakkabılarda fazlaca kullandı. Oakley gibi markalar takımlara sponsor oldu. Olimpiyat Köyü’nde ise küçük ölçekli butikler ve güzellik salonları ayrı bir yarış halindeydi. Telegraph gazetesinin belirttiğine göre Olimpiyat Köyü’ndeki P&G güzellik salonu 1000’den fazla İngiltere bayrağını çizdi tırnaklara. Londra sokaklarında bütün bu ürünler ve markalar 3 hafta boyunca yer aldı. Tam yerinde ve zamanında yapılan doğru satış taktikleri ve tüketicilere ürünler aracılığıyla bir hatıra bırakma ve yer edinme çabası doğru sonuçlanmışa benziyor.

Bu tarz örnekler moda sektörü için bu yaz oldukça hareket getirdi, orası kesin. Avrupa’daki krizden bir hayli etkilenen İngiltere için de özellikle bu canlılık oldukça yarar sağladı. Sonrasında bu dinamizmi kaybetmek istemeyen Başbakan David Cameron, İngiltere’ye ve özellikle Londra halkına bir çağrıda bulundu; “Evinize gidin ve alışveriş yapın!”. İngiltere bu 3 haftalık süreçte her ne kadar istedikleri verimi maddi anlamda alamamış olsa da çıtayı bir nebze olsun yükseltmeyi başarabildi. Bunun devamı nasıl sağlanabilir ya da Olimpiyat ruhu daha ne kadar muhafaza edilebilir?

Şimdilerde ise tüketiciler biraz daha geriye gitme ihtiyacı hissediyor. Bir ürün aslında yerinde ve zamanında değerli olduğu gibi, geçmişin de bir parçasıysa eğer retro ve vintage olması sebebiyle tekrar gündemin kıymetlisi olabiliyor. Bir takım tüketiciler Londra Olimpiyatları’na gözünü dikmişken, bazıları da Sydney Olimpiyatları’na ait baskılı bir eski tişörtün peşine düştü. Tüketicinin anılarıyla kurduğu bağı aldığı üründe hissetmesi çok mühim. Bundan sonraki olimpiyatlarda İngiltere bayrağını gözümüz arar mı bilemiyoruz, ama şurası kesin ki bundan bir 20 yıl sonra Londra olimpiyatlarını bize anımsatacak en ufak bir ürün bizi çok başka yerlere götürebilecek.

Moda ve güzellik sektörü için bu tarz organizasyonlar hem tanıtım, hem satış, hem de hatıra bırakma adına oldukça önemli. Daha farklı ne yapılabilir, daha özgün neler ortaya konulabilir bunları düşünmek de tasarımcılara ve markalara kalmış.








NAFİLE

Nafile:
Boşuna,
Beyhude.

Olanaksızlığa yakınlaşmış, çabalanıp olunabilememesi sonucu buruk bir durumu,
Olduramamazlığı,
Oluşturulamamışlığı barındıran bir kelime.

Nafile, soldan sağa dönsen
Sağdan sola yuvarlansan
İki adım ilerlesen
Üç kulaç koşsan yine boşa kürek sallamaktan öteye gidememezlik.
İçinde sitem barındıran, boynu bükük ama gururlu bir kelime.

Böyle kelimelere ihtiyacı var insanın. Çok hem de.

Şefkatli Şeftali

Şefkatli şeftalim
Balım
Senle biz nerelere gidelim?
Nerelere kaçalım?
Bizden iyisini biz nerde bulalım?
Hangi cehennemde arayalım?
Ya bir erikle karşılaşırsak!
Ah,
Ya yeşil
Papaz
Sert
Kabuklu ekşi bir erikle karşılaşırsak?
Peki ya şu kırmızı kütür elmalara ne demeli?
Onlar aralarında en beteri
Yemesi günah gibi
Suç gibi ismi, kelimesi
Üzüm mü dedin?
Bak çok yoruldum ben
Üzüm mü dedin?
O üzümler!
Ama ne dayanıksız
Ne hüzünlüler
Yer çekimine karşı koyamayan
Dalından alaşağı
Uzadıkça uzayan o üzümler
Onlar bizle gelemezler
Şefkatli şeftalim
Baharım
Arayalım senle biz bulalım
Ne koyduysak
Öteye
Beriye
Geriye
Hepsini çıkaralım

Yıldızlar ve Göğe Bakma Durağı

Geçmişi yaşarız
Bugün gibi
Bırakamadığımız bütün dünler
Gelir başımıza tac'olur
Kurulur
Şu an'a
Şu gün'e
Uzakta bir yerlerde bıraktığımız
Ne varsa
Hepsi birden olmasa da
Gelir bulur seni
Şimdi'de
Sen göğe bakma durağı'na git
O durakta kafanı kaldır
Al işte, hepsi orada!
Yıldızlar!
Zaten onlar da bin yıl önceki yerlerinde değil mi?
Hepimiz yaşamıyor muyuz
Dün'ü
Bugün gibi?


hoptirilaylam

adamım sen böyle meyhanelere gelir miydin ya hu. böyle beyaz örtülü, mavi sandalyeli yerlere. surların içinde bir yeraltı meyhanesine gelir miydin? hem de bunca kalabalıkla? hey maşallah! o değil de, o yanındaki var ya bir laf atmaya çalıştı yanlız nasıl havada yakaladım da gerisin geri fırlattım o lafı. bir da ablalık yaptım sana, dedim o öyle iyidir o öyle candır, dizine vurdum falan. bu sıcakta o kalın kot da neyin nesiydi. sert.

mesele o bu değil, şu yan komşumuzun küçük oğlu var ya, o beni çok seviyor. ben de onun bu sevgisini çok seviyorum.

ortalığı nasıl karıştırasım var. nasıl dağıtasım var. kaos çıksın istiyorum. mavi haplar kırmızı haplara karışsın hangi renk kabloyu keseceğimi bilmeme rağmen bombayı patlatayım istiyorum. bahtımın solmuş bütün renkleri tekrar gün yüzüne çıksın hepsini kırmızılara boyamazsam şerefisizim.

klişelerin hepsini....

hepsi istemeden oldu

bu süre zarfında çok şey oldu
birkaç gün içersinde
dünyalar başıma yıkıldı
sonra o başım soğuk sulara girdi
ayaklarım yaralandı
avcumun içini sinek ısırdı
kaşıdım, baktım para yok
sonra bir ara aşık oldum
aşık olduğumu zannettim daha doğrusu
üç gün içinde o da geçti
beş kitap
dört film
iki konser gördüm
yedi yeni insanla tanıştım
dua etmeye başladım
kader denilen şeyin aslında sana bana rağmen var olduğunu öğrendim
kendime rağmen söylediğim yalanların
hepsinin üstüne basarak yürümeyi öğrendim

acı insana çok şey öğretiyormuş
öğrenmeyi reddettiğim günlere gülmeyi öğrendim
çifte acı yaşamaksa insanı yaşlandırıyormuş
olgun bir kadın olmayı
kadın değil de adam olmayı öğrendim
içime bir erkek koymayı
derimi kalınlaştırmayı becerebildim

aile denilen şeyin öpüp de başına konulması gerektiğini
ne başı
bulutların üstüne pofuduk yataklara yatırılması gerektiğini anladım

hayaller mi?
işte onlardan asla ama asla vazgeçilmemesi gerektiğini
çünkü arada bir kapı arasından selam verdiklerinde
insanın hayatına nasıl bir turuncu kattığını gördüm
bu arada yalnızlıkla ilgili bir sıkıntım yoktu da
dört duvarın üstüme yürüdüğünü
o duvarları sadece dostların yıkabileceğini öğrendim

bunların hepsi şu kısa süre içersinde oldu
ne diyebilirim ki
insan bir sevgili
bir de kardeşi kaybedince böyle oluyormuş

istese de istemese de

uyandır kedileri

talihsizlik yakınlaştırır bizi
bir adım daha ileri
ama hep bi mesafeli
şu mesafe dedikleri
uyuyan dev bir kedi gibi
yaklaştıkça yakınlaştıkça kükreyen bir canavar gibi
yok eder gibi tüm kıpırtıları
oysa bizden başka kimimiz var ki?
kaldırsana şu duvarları tenindeki
dipsizlik kokuları varken bir de
ah hayat şu sıralar ne kadar da zor!
ama ne biçim, ama ne boktan!
ah şu sıralar
uykular karışır
uyanışlar
rüyalar
ne bileyim işte
anlatasım var, anlayacakmışsın gibi
dizlerimdeki yara bereleri silsene
toprağım olsana azcık, çeksene içeri,
saplansam ya sana, çukuruna düşsem
alsa ya bataklığın beni
koşmasam artık
dursam bari
durdursana şunları, şuramda duranları
al içimden tüm minörleri
koy yerine majörleri

nasıl yazmışım ben de anlamadım

Bu aralar sık sık eski yazdıklarıma bakıyorum ve onları güncelliyorum. Aradan bulduğum ve ulan ben bunu ne kafayla yazdım dediğim birkaç birşeyi sizle paylaşmak istedim. Malum, burda en son koyduğumuz şeyleri anında takip ediyorsunuz, lakin geçmişte bir yerlerde saklanmış bir iki kelamım da var. Onlarla da bir tanışın isterim.

Bu çok ağır. Bu anneme övgü niteliğinde. Bu ajdar'a gelsin. Bu da tüm sevenlere girsin. Bu da lodos. ki buna birşey bulamadım.

Peki hep böyle deproş muydum? Asla

Şu mesela İstanbul'da tanık olduğum bi acayip ironik olay. Şu da niye yazmışım dediğim ama gülümseten
bir yazı. Şu da GÜLünç. Şu da  kahkaham oldu.

O zaman buyrun....

* Arada bir yapsam bunu bıkmazsınız di mi sayın okurum?

birkaç kere daha

bol bol yazınız sanem hanım
yazmayı bırakmayınız

peki ama ne kadar yazılmalıdır
günde kaç kere o kalem
o defter
o tuşlar ele alınmadır?
hem söylesenize
en iyisi romanlar mıdır, masallar mıdır?

siz yine yazınız sanem hanımcığım
ama ne olursa yazınız

iyi de bu yazdıklarım ne zaman basılır
karşılığı var mıdır
hayal ettiğim bir rüya mıdır nedir?
gerçek midir, değil midir?

yazmak için gerekli olan nedir
acı mıdır
neşe midir
yazarlar nasıldır hem
güleç midir
şen midir
nedir
ne değildir?

daha kaç gün ilaçlar
bol su ile
günde kaç kere alınır
daha kaç kere
kalp acısı yaşanır
yardan daha kaç kere ayrı kalınır?
hatıralar daha kaç kere gelir
kapıya dayanır?

olsun siz yine de yazınız sanem hanım
ama biteviye yazınız

desenize daha kaç anı
daha kaç göz
gözlem
yazılır?
en iyisi hangisidir?
masallar mıdır?
yani daha kaç kere yazdıktan sonra
bitirikten sonra
bittikten sonra
doğduktan ve öldükten sonra
yani hepsinden sonra
ya hu
ben daha kaç kere geberdikten sonra
bu eller akıllanır?

ahşap parke

İstanbul evleridir benim için ahşap parke. Ben çok uzun yıllar ahşap parkesi olmayan evlerde bulundum ve yaşadım. Mermerlerin soğuğuna, halı kaplamaların yakan pis sıcağına da şahidim. Uzun uzadıya birlikteliklerimiz de oldu kendileriyle. Kısa süreli kaldığım evlerin hiçbirinde de parkenin kendisiyle bir ilişkim olmadı.

Hala çözmeye çalışırım ahşap parkeyi. Kışın soğuğunda buz gibi olabilen bir yerdir, çıplak ayak gezerken üşütür beni. Yaz sıcağında da cayır cayır bir ateş. Mermer öyle değildir halbuki. Onun hep soğuk olduğunu bilirsin.

Bir de tahta kurtlarının evi, yuvasıdır. Takır takır, tukur tukur.

Araları birleşemez parkelerin. Yanak yanağa verdiler mi, 2 yıla kalmadan ayrılırlar sevgililerinden. Aradaki yarım santimlik boşluklar ilişkilerini böler, parçalara ayırır. İstanbul'daki iki evimde de tanık oldum bu ayrılıklara, hüzünlenmedim de değil. O ayrılıkların arasına da incik boncuk düşürdüğümü de bilirim. Parke yuttu onları kim bilir ne haldedirler şimdi.

Sıcak mı, soğuk mu, ayrılığa neden olan mı, ayrılığı yutan mı, yuva mı değil mi bilemediğim ahşap parke gibisin İstanbul benim için.

leyla!

2 yıldır bütün müzelerde gezerken şimdi burdasın.



bir de burdasın, böyle, anılarda: http://sanemodabasi.blogspot.com/2011/02/gulum-yapragm-soldu.html

ben ki yengeçleri bilirim daha çok

sabah üşümeleri, bebek ağlaması, gözleri kapama isteği tekrardan ama her gün yaşama çabası. benim seni hatırlamam için anılara gerek yok. onları kurcalamaya hele hiç. hem anı dediğin nedir ki, insanın canını yakmaktan başka neye yarasın?
tam da bu nedenden ötürü, kendimi değil de bebek ağlamalarını dinliyorum. denizin sesini, gürültülü müzikleri...kendimi dinlemeye başlarsam kırmızıdan siyaha dönüşecek içim.
ben bi yengecim, kendimi senden korumasını bilirim.

bir ki üç, hop, bir ki üç

bütün güzel şarkılar kısa mı sürer
bütün danslar
ritm tutmalar
el çırpmalar
bir nefeste mi biterdi hepsi?
nasıl bir şeydi yaşanmışlık
dedikleri?
yaşamamıştık halbuki
göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti
gülen yüzleri
gençlik gibi
kısa sürmüştü neşesi
nasıl çevrilirdi türkçeye
doğru nasıl telaffuz edilirdi?
öğrenene kadar geçip gitti
güzel diğer şarkılar gibi
şimdi ben alıp
açacağım yine o şarkıyı
eski bir anı gibi
yaşadığımın göstergesi
bir majör
bir minör
ileri
geri ritmleri



meydan

Bir yolculuk gelir hatırıma. Artık uykulardan uyanıp, gördüğüm rüyaya mı benzer yoksa bir çocukluk anısı gibi midir bilemiyorum. Bir yolculuk var, trenle, surların, eski İstanbul'un arasından geçiyoruz. Kiliselerin, mahlep kokularının arasından. Etraf sarı, güz sarısı, sancı sarısı, biraz da yanık kırmızı. Güneş akşamüstünde batmaya yakın. Şerit şerit gözbebeklerimizin içinden geçiyor ışıklar. Heykeller gibiyiz, ama devasa olmayanlarından. Öylece donuk ve hareketsiz ama canlıyız bilakis.Yolculuk bittiğinde iniyoruz. Merdivenlerden çıkıyoruz. Gördüğüm bütün dükkanlar, sahaflar beni ağlatır konumda. Sonra bir meydana gelmişiz ama nasıl bir meydan sorma gitsin. Birileri yaşamış, birileri ölmüş, birileri gece yarılarına kadar sevişmiş. Hepsi mi kokar bir meydan? Ölüm mü kokar, aşk mı kokar, para mı kokar bir meydan? Hem de bu kadar? Birileriyle göz göze gelmeye bu kadar mı korkar bir insan? Her an vurulabilirmişim gibi. Dışardan biri olduğumu anlarlarsa, eyvah, ya görürlerse hemen bilirlermiş gibi. Küçük bir balık gibi, İstanbul'un göbeğinde, güzelim meydanında, büyük balıklara yemmişim gibi. Ne ürktüydüm ama, ve çok olmama da rağmen ne de yalnızdım.

Bunlar bir pazar gecesi geldi aklıma. Taksiye bindiğimde dolandırıcı bir adama denk gelmemenin verdiği rahatlık, düşüncelerimdeki yorgunlukları unutturdu. Bir de gülümsedi bey amca, iyi de oldu. Eve vardığımda, devirdaim denilen şeyi anladım. Korkular yerini rahatlamaya, meydanlar kendilerini evlere, yalnızlıklar kendine çokluklara bırakıyor. İzin verdim bunun böyle olmasına, rahatladım da elbet. Çünkü ben korkmadım. Korktuysam da akışına bıraktım, biraz da yaşlandım. Hepsinden de insan nasibini, payını almıyor değil. Alıyor elbet. Yalnız meydandan korkmuyorum artık. Her gün çıkıyorum oraya zaten, biraz.

gürültü

Gürültü var bu şehirde, çok hem de. Camı açtığımda duyduğum seslerden başım ağrıyor. Yazı yazarken kelimelerim karışıyor, cümle kuramıyorum.
Birkaç gün önce öyle miydi halbuki? Sadece kuş sesleri duyuyordum. Bir de bir araba geçerse caddeden, onun heyecanını.
Birşeyi farkettim. Yara almaktan çok korksam ve çekinsem de, başıma geldiği vakit onun keyfini de sürüyorum. Yıllardır düşmemiştim,geçen gün ayakkabılarımı yerleştirirken şöyle derin ama abartılmayacak bir çizik aldı kolum. Kanadı. Nasıl özlemişim o kanamayı, o acıyı. İçimden dedim, keşke biraz daha derin olabilseydi.
Bu yazı nereye varacak bilmiyorum ama bu iki olay arasında bağlantı kuruyorum kendimce. Gürültüden, bağırtıdan kaçarım ama olduğu zaman da daha fazlasını isteyecek cesarete sahibim sanırım.
Yaralar da gürültü bir yerde, kendi içinde.

bahar geçti

şuradaki bahar gibi değil miydim ben de?
bir şey olmayacağım
biri olmayacağım
bir yer olmayacak benim adım diye
aradaki bir mevsim gibi kaldım
oraya gidiyorum bir bakıyorum yaz gelmiş
diğer tarafta güz devam ediyor
laleler açmış bazı yerlerde
solmuş bile
kiraz ağaçlarına ne demeli?
yaprakları alaşağı olmuş
bu sene kozalaklar çıtırdamış çıtırdamasına ama
ben duyamadım
hepsi ama hepsi
arada olmak için verdiğim çabanın sonucuydu
kendimi durdurmadım
en sevdiğim mevsimin de adını duyamadım

taş

şimdi ben buna yöneldiysem
eştiysem geçmişleri
kurcaladıysam
elediysem
didik didik ettiysem
buna neden olan şeylere dönmek gerekir yüzünü
bilmem ki nasıl desem
ceplerime elimi atıp
teker teker çıkarıyorsam taşları yerinden
fırlatıyorsam korktuğum denizlere
bunu yapabildiysem
atıyorsam silahlarımı sudaki canavara
unutmuşken tekrar hatırlayabildiysem
nasıl desem
sebebi sensin diye
suçu sana atıversem
taşın bir tanesini de sana fırlatıversem
kaçıversem

bu, şu, o vakit

geleceğim deyip de gelen oldu
olmadı değil
ümitsiz de geçti bu vakit
takatsiz
yorgun
ama o gelen ayakların
şen kahkaların
sesini de duydu bu kulaklar
işte o vakit
şundan korktu en çok
"ya bir gün gelmezse?"
dedi kendine
"ne yapar bu penelope?"
olur mu sana
ağlarsa kayaya dönüşen bir niobe?
şu vakit ki unutmayasın
yine de kalmasın yerde gönlün, hatrın
sen yine her dem, her daim
şen kahkalarla çıplak ayaklarla
gülüp oynayasın

bahar

Bir eteğin ayak bileklerimde rüzgardan dalgalanmasını ve bendeki hissiyatını hiçbir şeye değişemem. Bu yüzden o uzun etekleri giydiğim bahar ayları hep özel oldu benim için. Soğuk bir kırmızı gibi... Yakmayan güneşin teri sırtımdan akarken mutlu oluyorum çoğu zaman.

bir ben var bir ben

Doğarken biri var mıydı ki yanımızda
Şimdi olsun?
Nasılsın, iyi misin diye
Arayıp sorsun
Halimize, hatrımıza
Üzüntümüze kederimize
Kafayı yorsun
Ayağını alıp etinin altına
Yanımızda otursun
Başımıza tac olup kurulsun
Sağımızda solumuzda
Önümüzde arkamızda bulunsun
Doğarken biri var mıydı ki yanımızda
Şimdi olsun?

reaching a decision is priceless

“…I saw my life branching out before me like the green fig tree in the story.

From the tip of every branch, like a fat purple fig, a wonderful future beckoned and winked. One fig was a husband and a happy home and children, and another fig was a famous poet and another fig was a brilliant professor, and another fig was Ee Gee, the amazing editor, and another fig was Europe and Africa and South America, and another fig was Constantin and Socrates and Attila and a pack of other lovers with queer names and offbeat professions, and another fig was an Olympic lady crew champion, and beyond and above these figs were many more figs I couldn’t quite make out.

I saw myself sitting in the crotch of this fig tree, starving to death, just because I couldn’t make up my mind which of the figs I would choose. I wanted each and every one of them, but choosing one meant losing all the rest, and, as I sat there, unable to decide, the figs began to wrinkle and go black, and, one by one, they plopped to the ground at my feet.”



bahar gelmiş hoş gelmiş

bahar gelecek
kozalakların çıtırtısını duyacağız önce
sonra çağla yeşilleri gözümüze gözümüze batacak
eteklerimiz uçuşacak biraz
çıplak ayaklarımız terleyecek soğuk soğuk
sonra bir hırka
bir yelek isteği duyacak içimiz
hava hafif serin olacak
ama dert değil ya
giyeriz

güneş 7 kere sarı olacak
10 kere turuncu
40 kere kırmızı

bahar dalları 100 kere pembe!!

toprak alabildiğine çim
çiçek ağlayacak için için

diyorum ya sana
bahar gelecek!
sonra bu kış
bu hüzün
onların hepsi geçecek

i hate special days

Cause they haven't brought me anything good yet. Any bit of joy.

Since I was a kid, I always hate birthdays, new year, feasts... Whenever it comes to my birthday I was the unlucky girl who had a bad chance to be born in the late days of June. I was a summer born kid. Who would was I supposed to come to my birthday party? No one of course! They were always out of the city for holiday! They wouldn't even remember! New years were pretty good till I become a teenage. My parents started to forcing me to go out with them on the new year's eve  when I was in high school which still sounds a bad idea.So my last few year's final countdowns were in such horrible places trying to listen to other's what they say. Bad music is always bad music. What about feasts? Hmmmmm... Me and myself and my poor family, so close to eachother, can't except an outsider:)

What about anniversaries and valentine's day? They are the worst! I never had a chance to spend a good time with my lover in valentine'S day. When I had a chance to have a boyfriend in valentine'S day nearby me, we broke up in that day. OMG!!! It was sooooooo romantic. Whatever... Anniversaries are my favourite ones I use to love them. But, heyyy, I didn't have any boyfriend for those days. At the age of 23, I was soooooo happy to celebrate it with my bofriend but, yeah, we made a big fight.

This why I hate specialism!

I don't want any those days I mentioned above. Regular day is a perfect day. Just as it can be.

zehir

Bir yaz gecesi
içeri almışlardı beni
duvar içre duvar
kenar içre kenar
yukarısı gökkube
aşağısı
ayaklarımın tam altı cehennem
yangın yeri
mahşer
ayaklarımın dibine ağulu taşlar dizilmiş
hepsi içime içime
en dibime batar
ama yok
ziyanı da yok yani de
ne gereği var ki
şu zehire
hem yaz
hem önümüz de güz
şu akşam serinliğinde
eserken kıpırdayan şu sarmaşıklar var ya
onlar önce kızıla
sonra turuncuya
en son sarıya dönecek
göreceğiz değil mi beraber
o zaman ayak diplerimiz de yanmaz

içerisi zor
biraz da duman
içerde kalmak hep bir koyar adama zaten
dışarda durmak varken
uzaktan uzağa seyreylemek varken
yangının içine düşmek zor
insanın kendi zehrine düşmesi zor
o zehirden çıkmasını demiyorum ben
düştüğün zamanki şaşkınlığın
saflığın
alıklığın
evet tam da bu kelime işte
o alıklıkla baş etmesi zor

hem önümüz güz
daha güz rüzgarları esecek
sıra sarmaşıklardan
çınar ağaçlarına geçecek
geçecek tabii ya
geçecek





top çiçeğim deste gülüm

Canım İstanbul'um! Badem şekeri!
Geçtiğimiz günlerde, çok uzun zaman sonra Mısır Çarşısı'nı gezme fırsatım oldu. İyi de oldu. Yaşadığım yerden farklı bir mekana ve zamana yolculuk ettim sanki. Rengarenk baharatlar, şıkır şıkır kumaşlar, yüksek kubbeli tavanlar. Beni alıp farklı yerlere götürdü.
Buraya kadar herşey hoş. Ama yazının bundan sonrasında dilimi birazcık sivri kullanacağım.
Mısır Çarşısı, esnafı ve ordaki çalışanlarınının kalitesizliği sonucu rezil bir yer aynı zamanda. Seni kazıklamaya çalışan kaba adamlardan tutun da, eğer ki beğenmeyip almazsan sattıklarını, senin kafana yediği antep fıstığının kabuğunu fırlatacak kadar öküz, kardeşi yaşında el kadar kıza asılacak kadar sapık ve aynı zamanda bir o kadar suratsız. Her an herkes sana kafa göz dalacakmış gibi gözüküyor. Korkutucu ve sevimsiz bir yer olabiliyor orası.
Osmanlı döneminde hoşgörünün, paylaşımın, esnaf kültürünün en güçlü sembollerinden olan bu çarşılara arada geçen yüzyıllar boyunca ne olmuş olabilir ki bu hale gelir? Ülke olarak nerde yanlış yapılmış olunabilir ki bu zihniyetle esnaflık geleneği sürdürülüyor? Üç üstüne iki de kendisinden verip müşterisini hoş tutan, babacan esnaf halkı nasıl bu hale gelebilir ve neden? Bu sorulara doğru cevaplar vermek lazım ve de doğru çözümler bulmak gerekli.
Yurtdışındaki pazarlara ve marketlere bakıyorum. Çiçek pazarları, bit pazarları, antika pazarları yüzyıllardır aynı yerde ve aynı samimiyetiyle duruyor. Halk, istediği zaman çiçeğini gidip çiçek pazarından kolaylıkla alabiliyor evi için, sevgilisi için, bahçesi için. Ben eğer yanımda erkek arkadaşım olmasaydı, Mısır Çarşısı'nın önünden dahi geçemezdim. Ki ordan baharat almayı çok istememe rağmen, üçe iki katan esnaf değil de üçü beş yapan esnafa olan korkumdan elimi bile sürmedim. Belki benim de kafama kuruyemiş kabuğu atarlardı hem, kim bilir!
Şimdi belki nice İstanbul'lu sırf bu ve buna benzer korkulardan ötürü bu tarz çarşılara, pazarlara uğramakta çekiniyor haklı olarak. Büyük bir zevkten mahrum bırakıldığımızı düşünüyorum; bence baharatını, kumaşını, altınını böyle çarşılardan almak büyük bir keyif. Bu keyfi biz ülke olarak yok ediyoruz, gıdım gıdım. Sırf daha güvende ve emin olmak için çiçeğimizi Koçtaş'dan alıyor, baharatımızı marketteki plastik torbalardan ediniyor, altınımızı da kuyumcudan değil de Atasay'dan falan alıyoruz. Alınabilir pekala, hepimizin de zamanı ve durumu çarşılara gitmek için elverişli olamayabilir. Lakin bu tarz kazıklanmalara, dolandırılmalara ve kaba tiplerle uğraşmamak pahasına, bir geleneğimizden ve kültürümüzden vazgeçmek durumunda bırakılıyoruz.
Kızgınım oldukça fakat çektiğim birkaç güzel fotoğraf yine de beni mutlu ediyor. Sizinle de paylaşıyorum.

Aynı kırgınlığı umarım bizim çocuklarımız yaşamaz.