ahşap parke

İstanbul evleridir benim için ahşap parke. Ben çok uzun yıllar ahşap parkesi olmayan evlerde bulundum ve yaşadım. Mermerlerin soğuğuna, halı kaplamaların yakan pis sıcağına da şahidim. Uzun uzadıya birlikteliklerimiz de oldu kendileriyle. Kısa süreli kaldığım evlerin hiçbirinde de parkenin kendisiyle bir ilişkim olmadı.

Hala çözmeye çalışırım ahşap parkeyi. Kışın soğuğunda buz gibi olabilen bir yerdir, çıplak ayak gezerken üşütür beni. Yaz sıcağında da cayır cayır bir ateş. Mermer öyle değildir halbuki. Onun hep soğuk olduğunu bilirsin.

Bir de tahta kurtlarının evi, yuvasıdır. Takır takır, tukur tukur.

Araları birleşemez parkelerin. Yanak yanağa verdiler mi, 2 yıla kalmadan ayrılırlar sevgililerinden. Aradaki yarım santimlik boşluklar ilişkilerini böler, parçalara ayırır. İstanbul'daki iki evimde de tanık oldum bu ayrılıklara, hüzünlenmedim de değil. O ayrılıkların arasına da incik boncuk düşürdüğümü de bilirim. Parke yuttu onları kim bilir ne haldedirler şimdi.

Sıcak mı, soğuk mu, ayrılığa neden olan mı, ayrılığı yutan mı, yuva mı değil mi bilemediğim ahşap parke gibisin İstanbul benim için.

leyla!

2 yıldır bütün müzelerde gezerken şimdi burdasın.



bir de burdasın, böyle, anılarda: http://sanemodabasi.blogspot.com/2011/02/gulum-yapragm-soldu.html

ben ki yengeçleri bilirim daha çok

sabah üşümeleri, bebek ağlaması, gözleri kapama isteği tekrardan ama her gün yaşama çabası. benim seni hatırlamam için anılara gerek yok. onları kurcalamaya hele hiç. hem anı dediğin nedir ki, insanın canını yakmaktan başka neye yarasın?
tam da bu nedenden ötürü, kendimi değil de bebek ağlamalarını dinliyorum. denizin sesini, gürültülü müzikleri...kendimi dinlemeye başlarsam kırmızıdan siyaha dönüşecek içim.
ben bi yengecim, kendimi senden korumasını bilirim.

bir ki üç, hop, bir ki üç

bütün güzel şarkılar kısa mı sürer
bütün danslar
ritm tutmalar
el çırpmalar
bir nefeste mi biterdi hepsi?
nasıl bir şeydi yaşanmışlık
dedikleri?
yaşamamıştık halbuki
göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti
gülen yüzleri
gençlik gibi
kısa sürmüştü neşesi
nasıl çevrilirdi türkçeye
doğru nasıl telaffuz edilirdi?
öğrenene kadar geçip gitti
güzel diğer şarkılar gibi
şimdi ben alıp
açacağım yine o şarkıyı
eski bir anı gibi
yaşadığımın göstergesi
bir majör
bir minör
ileri
geri ritmleri



meydan

Bir yolculuk gelir hatırıma. Artık uykulardan uyanıp, gördüğüm rüyaya mı benzer yoksa bir çocukluk anısı gibi midir bilemiyorum. Bir yolculuk var, trenle, surların, eski İstanbul'un arasından geçiyoruz. Kiliselerin, mahlep kokularının arasından. Etraf sarı, güz sarısı, sancı sarısı, biraz da yanık kırmızı. Güneş akşamüstünde batmaya yakın. Şerit şerit gözbebeklerimizin içinden geçiyor ışıklar. Heykeller gibiyiz, ama devasa olmayanlarından. Öylece donuk ve hareketsiz ama canlıyız bilakis.Yolculuk bittiğinde iniyoruz. Merdivenlerden çıkıyoruz. Gördüğüm bütün dükkanlar, sahaflar beni ağlatır konumda. Sonra bir meydana gelmişiz ama nasıl bir meydan sorma gitsin. Birileri yaşamış, birileri ölmüş, birileri gece yarılarına kadar sevişmiş. Hepsi mi kokar bir meydan? Ölüm mü kokar, aşk mı kokar, para mı kokar bir meydan? Hem de bu kadar? Birileriyle göz göze gelmeye bu kadar mı korkar bir insan? Her an vurulabilirmişim gibi. Dışardan biri olduğumu anlarlarsa, eyvah, ya görürlerse hemen bilirlermiş gibi. Küçük bir balık gibi, İstanbul'un göbeğinde, güzelim meydanında, büyük balıklara yemmişim gibi. Ne ürktüydüm ama, ve çok olmama da rağmen ne de yalnızdım.

Bunlar bir pazar gecesi geldi aklıma. Taksiye bindiğimde dolandırıcı bir adama denk gelmemenin verdiği rahatlık, düşüncelerimdeki yorgunlukları unutturdu. Bir de gülümsedi bey amca, iyi de oldu. Eve vardığımda, devirdaim denilen şeyi anladım. Korkular yerini rahatlamaya, meydanlar kendilerini evlere, yalnızlıklar kendine çokluklara bırakıyor. İzin verdim bunun böyle olmasına, rahatladım da elbet. Çünkü ben korkmadım. Korktuysam da akışına bıraktım, biraz da yaşlandım. Hepsinden de insan nasibini, payını almıyor değil. Alıyor elbet. Yalnız meydandan korkmuyorum artık. Her gün çıkıyorum oraya zaten, biraz.

gürültü

Gürültü var bu şehirde, çok hem de. Camı açtığımda duyduğum seslerden başım ağrıyor. Yazı yazarken kelimelerim karışıyor, cümle kuramıyorum.
Birkaç gün önce öyle miydi halbuki? Sadece kuş sesleri duyuyordum. Bir de bir araba geçerse caddeden, onun heyecanını.
Birşeyi farkettim. Yara almaktan çok korksam ve çekinsem de, başıma geldiği vakit onun keyfini de sürüyorum. Yıllardır düşmemiştim,geçen gün ayakkabılarımı yerleştirirken şöyle derin ama abartılmayacak bir çizik aldı kolum. Kanadı. Nasıl özlemişim o kanamayı, o acıyı. İçimden dedim, keşke biraz daha derin olabilseydi.
Bu yazı nereye varacak bilmiyorum ama bu iki olay arasında bağlantı kuruyorum kendimce. Gürültüden, bağırtıdan kaçarım ama olduğu zaman da daha fazlasını isteyecek cesarete sahibim sanırım.
Yaralar da gürültü bir yerde, kendi içinde.