meydan

Bir yolculuk gelir hatırıma. Artık uykulardan uyanıp, gördüğüm rüyaya mı benzer yoksa bir çocukluk anısı gibi midir bilemiyorum. Bir yolculuk var, trenle, surların, eski İstanbul'un arasından geçiyoruz. Kiliselerin, mahlep kokularının arasından. Etraf sarı, güz sarısı, sancı sarısı, biraz da yanık kırmızı. Güneş akşamüstünde batmaya yakın. Şerit şerit gözbebeklerimizin içinden geçiyor ışıklar. Heykeller gibiyiz, ama devasa olmayanlarından. Öylece donuk ve hareketsiz ama canlıyız bilakis.Yolculuk bittiğinde iniyoruz. Merdivenlerden çıkıyoruz. Gördüğüm bütün dükkanlar, sahaflar beni ağlatır konumda. Sonra bir meydana gelmişiz ama nasıl bir meydan sorma gitsin. Birileri yaşamış, birileri ölmüş, birileri gece yarılarına kadar sevişmiş. Hepsi mi kokar bir meydan? Ölüm mü kokar, aşk mı kokar, para mı kokar bir meydan? Hem de bu kadar? Birileriyle göz göze gelmeye bu kadar mı korkar bir insan? Her an vurulabilirmişim gibi. Dışardan biri olduğumu anlarlarsa, eyvah, ya görürlerse hemen bilirlermiş gibi. Küçük bir balık gibi, İstanbul'un göbeğinde, güzelim meydanında, büyük balıklara yemmişim gibi. Ne ürktüydüm ama, ve çok olmama da rağmen ne de yalnızdım.

Bunlar bir pazar gecesi geldi aklıma. Taksiye bindiğimde dolandırıcı bir adama denk gelmemenin verdiği rahatlık, düşüncelerimdeki yorgunlukları unutturdu. Bir de gülümsedi bey amca, iyi de oldu. Eve vardığımda, devirdaim denilen şeyi anladım. Korkular yerini rahatlamaya, meydanlar kendilerini evlere, yalnızlıklar kendine çokluklara bırakıyor. İzin verdim bunun böyle olmasına, rahatladım da elbet. Çünkü ben korkmadım. Korktuysam da akışına bıraktım, biraz da yaşlandım. Hepsinden de insan nasibini, payını almıyor değil. Alıyor elbet. Yalnız meydandan korkmuyorum artık. Her gün çıkıyorum oraya zaten, biraz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder