gafliklerin çere çöpe

bak buraya dökeriz bütün bilyelerimizi
oynarız hepsiyle tek tek
benim bir tane mavi kafçikim var mesela
yuvarlıyorum bayırdan aşağı
iniyor süzüle süzüle
sonra bütün gidiş gelişler benden
maviş de benim gafliğim
ona siyah bir şey değmedi henüz
ondan böyle rengi düz
ama düpedüz beter eder adamı
orta yerde
düpedüz

her el tüm çıtıklar benim
bu toz toprak senin değil
dirseklerini dayadığın mermer senin değil
nişan alma boşuna,
bütün misketlerinin yeri belli
çıktığı yerden başlarsın tekrardan
yerlerin hiçbiri senin değil
kızma hiç,
öyle deme
insan bazen dayanarak da direnir
sen de azcık dayanmasını bil
bu el de senin değil
kıypış git, geri gelme
bu el de senin değil

miş'li "güya" umursamaz zaman

kimmiş?
kim?
ne demiş?
kime söylemiş?
neciymiş, kimmiş?
üçmüş, beşmiş
neyin nesiymiş?
aman canım bana neymiş
kime neymiş?
trene binmiş
gitmiş
nereye gitmiş?
hangi trene binmiş?

nerede buluşmuşlar?
hangi gecenin karanlığında sevişmişler?
neyse neymiş
bir daha gelir miymiş?
aman canım gelse neymiş
bana neymiş

ne edecekmişim
neyime yarayacakmış?
yok canım ne alakası varmış
kimin umrundaymış

zıkkım içsinmiş
beter olsunmuş
ya da olmasınmış canım bana neymiş
nolmuş nolmuş?
kime sır satmış?
kimden meyve çalmış?
kadeh mi tokuşturmuş?
kimin eline değmiş bardağı?
ya hu bundan bana neymiş

aman canım bana neymiş
aman be
canıma tak etmiş




mahlep

buna iyi bak
bu beyaz tozlara iyi bak
bak, bunu bölüşemeyiz biz

burnuma gelir bazen kokusu
delirecek gibi olurdum da önceleri
sonradan baktım benim sokaklarda da aynı koku,
hiç ara vermeden gelip kapımı çalmış
buyur ettim bahar günü bir bayram sabahı
bayram da başkasının bayramı
o günden beri durur köşemde, oynatmadım yerini
kış ayazına nasipmiş, aç avcunu bekle beni

önceleri bilmezdim bile neyin nesi
ömürde ona da yer varmış, gördüm
gözümün içine içine battı bütün beyazlar
sormuştum da birine bu neyin kokusu diye
bilmediğinden dedi, "anlamam ki, annem bilir"
sonra ben de gittim kendi anneme sordum
o anlattı da buldum
zaten o anlatırdı hep bana birşeyler
kimseden bir şey duymadım

böyleydi işte,
insan avucundaki toza ne dünyalar sığdırıyor
sonre yeri geliyor o tozları başka çöreklere pay ediyor

bazen de yeri geliyor
ortalık toz duman oluyor.








hep

bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep
bir şeyin değişeceği yok
şiddete uğradığımı
ve onla uğraşmak zorunda kaldığımı düşlüyorum hep




geri dönmek istemem
hiç istemem ama
bazen aklıma geliyor
hatrıma düşüyor bazı yıllar

tarih, senin adına üzülemiyorum

30 saniyemi aldı.

30 saniye içersinde "gençliğim" diyebileceğim tarihimi bir bilgisayar tuşuyla sildim. İçinde yazılarım, çizimlerim, projelerim, fikirlerim, gezdiğim ülkeler, sevgililerim, arkadaşlarım, ailem, okul yıllarım, yazlık anılarım, artık aramızda olmayanlar, uzaktakiler, yakındakiler, gerekliler, gereksizler, saçımın uzun hali, saçımın kısa hali, saçımın en boktan hali, tombul yanaklarım, kaldığım odalar...hepsi silindi.

Dijital çağın getirdiği bir diskin içine yüklediğim herşeyi yanlışlıkla sildim. Üzerinden de birkaç gün geçti.

Üzülemiyorum. Hissizim. Şoktan mı diyeceğim ama aldırış bile etmedim ki ne şoku! Torunuma, çocuğuma göstereceğim bir şey yok. 10 yılım yok.

Arasından çekip çıkarayım, kurtarayım diyeceğim bir şey var mıydı diye düşünüyorum, bir tek birini kurtarmak isterdim ama onu da cennetten söküp alacak kadar kuvvetli değilim.

Senin için üzülemiyorum, tarihim. "Mazi" bile diyemeyecek kadar içimde değilmişsin demek ki.

belirti / tanı - çoktan teşhisi yapılmışın

İçimde bir şey var.

Bu şey çoğu zaman küçük dalgalarla kendi varlığını hissettiriyor. Uzun aralıklar boyu içimde mi değil mi hatırlayamadığım bu acı/ ağrı/ baş belası- bence, haftalar sonra "burada"lığını belirtiyor.

Bir renk olsa kırmızı olurdu kesin, ama arada ölüm beyazına da sahip olmuyor değil, çoğu zaman da kahverengi bir toprak renginde. Yalnız bu toprak kuru bir toprak değil. Her an ekine hazır, çamurumsu bir kıvamda, sessizliğini ama canlılığını da koruyabilen bir toprak. Ağrı da buradan kaynaklanıyor zaten; o ağır ve canlı toprağın ağrısını belimde taşıyorum ben. Halbuki belim değil içimdeki ağrının kaynağı.

Göğüs kafesinin altı , kalbimin orası gibi- ama değil, sol yanımda bir yerlerdeydi ama şimdi ayağıma kadar indi. Yerini ne sen sor ne ben söyleyeyim gibiyim. İçimde yaşayan bir kurt var, ağzını yaladıkça, dilini çıkardıkça içimde soğuk bir yer beliriyor. Soğuk, akışkan, sıvı bir yer beliriyor. Beslememeye çalışıyorum bu kurtu, çünkü çenesini her oynattığında ben artık onun kanı, atarı, dokusu, kâmı haline geliyorum. Geçmek bilmiyor. O zaman kırmızı oluyoruz kurtla beraber.

İçimdeki şeyin adı mide ağrısından başka bir şey değil. İçimdeki şey mide ağrısının ötesinde yine de.

fesleğene yaklaşım

Bir tane bitkim var. Saksı bitkisi, fesleğen. Bu yaz başında aldım. İstanbul'da tam da direnişin olduğu zamanlarda kendimi dayak yemiş gibi hissediyordum. Onu da hoşluk olsun, içimi açsın, güzel koksun diye penceremin önüne koydum.

Önceleri günde bir suyla idare ediyordu. Sonra baktım, iki daha iyi geliyor; temmuz zor geçiyordu bitkim için. Güneşi de sevmiyordu, güneş görünce hemen boyun büküyordu ince dalları. Terasa beraber çıkardık feslişle, beraber yemek yer, beraber film izlerdik, gıdıklardım arada onu.

İnsanın gerçek sevgiye ulaşması için ilk önce, herşeyin başında, sevginin evrilmesini göz önüne alarak, bitkileri sevmesi lazım diyordu bir yerde. Sevme Sanatı'nda okumuş olabilirim. Bu sevgi de sadece ona su vermekle olmuyormuş. Zaten fesleğen bana bunu gösterdi çok güzel. Ben onu gıdıkladıkça ve onu öptükçe (azcık da konuşuyordum tabii onla, adettendir) kocaman oldu, büyüdü, bir sürü beyaz çiçeği var üstünde. İnsan bir yeşillikten bile çok şey öğreniyor, deli demeyin.

Ne kadar yalnızdım, haziran ne zor geçmişti, haziranlar hep zor geçerdi bana zaten. Haziran'da doğmuş olmam bile hafifletemez bendeki yaz yükünü. Benim küçük yeşil çalım mutlu etmişti beni. Etmez mi, eder. Disiplin getirdi ruhuma. Sevme disiplinini, istikrarını koydu kalbimin ortasına.

Şimdi kış geliyor ve öleceğini biliyorum. Onun için iyi bir ölüm dilemekten başka ne yaparım bilemiyorum. Hele ki onun yanında da değilim, emanet ettim arkadaşlara. Uzun ömürlü değiller ne yazık ki.

Bu da böyle işte,

Günde iki kere su,
biraz gölge,
biraz gıdıklama, iki öpücük.

Ötelerde değil mutluluk.




kırmızı yanaklar

Şezlongların üstündeki kumları elindeki fırça ile temizleyen bir oğlan çocuğu var.
Sahildeki çıplak ayakların sahibi tırnaklarını yamuk kesmiş.
Bir karartıya gözüm çarpıyor, güneş ışığına göbeğini dayamış bir çoban köpeğinin burnuymuş meğersem.
Yine denize bakıyorum, deniz bana iyi gelmiyor. Beyin uyuşukluğu peyda oluyor devamlı.

Şimdi bunun bir şeye dönüşmesi lazım diyorum kendi kendime. Bir film olsa Oscar alamayacak kadar vasat, yerel sinema salonlarında gösterime girecek kadar rahat bir şeye.

Ama çok utanıyorum.

mut

şimdi ben gerçekten ne yapacağımı bilmiyorum
bir kaç tavsiye alıyorum
kulaktan dolma hikayelere nasıl inanacağım gör bak
başımı sallayacağım önce, öne
onaylayacağım hepsini, sonra kafamın dikine gideceğim, halim harap olacak
sarıp sarmalasam koca bir hiçe varıyor hepsi de, olsun
öteye gidemeyen birkaç adım gibi düşün
karıncalar bu çabaları iyi beceriyor
ne biçim sabır onlardaki
belalarını versin tepemdeki, beter olsunlar!
ama ben bazen karınca bile olamayacak kadar zavallıyım
marifet minik olmakta da değilmiş
eşek kadar olduğumda anladım
hayatın cilvesi mi bu sen anlat bari
aramızdaki yılları sen daha iyi bilirsin
kocaman adam olmuşsun

ama güzel günleri yaşamadan öleceğine dair en ufak şüphem yok

çünkü ben senden daha iyi biliyorum güzel şeyleri
doğduğum yerin adı bu, iyilik
sen,
en güzel gölde yüzerken sırtüstü,
boğulacaksın
çünkü amacın mutsuzluk






ben sizi bilirim; şimdi deniz kenarında yaz şarkıları dinlerken elinizde soğuk biralarınız, ayak bileklerinizde çıplaklığınız, bir de aşık olacaksınız... canınız çekecek.

bakla falı, elma kurdu, pamuk şekeri

sürekli bir şeylere gözüm dalıyor
huy edindim baktıklarımda kalakalmayı
misafir gelecek diyorlar da
bu aralar herşeye ben misafirim sanki
yine bir gün, bir masal okudum denize bakınca
kağıdı ortadan ikiye ayırmışlar
ama yazıları sağ tarafta kalmış
resimleri solda
bilememişler bunu tabii önceden
istenildiği gibi olmuyor herşey
bakla fallarında da yazmıyor bunlar
sen inanma o çingenenin dediklerine
yaşayıp kendin görüyorsun belanı, öyle kolay değil

salıncakta sallanmak gibi değil ki ileri geri hareketler 
arkadan iten bir rüzgar yok her zaman
ya da seni sallayan baban
gerinin payına hep ileri düşmüyor gerçek hesapta
mehter adımları bile uzak bu konuya,padişahın hükmü geçersiz
bazen hep geri oluyor mesela sen ileri koşarken
edebinle onu da atlatmasını bileceksin

elmanın içinden kurt çıkınca kurda değer verip
elmayı yemiyorsun
elma değersiz artık
elma çöplük
halbuki onu aldığında eline
nasıl da dişlemek istemişti canın
suyunu genzine akıtmak için değil miydi bütün çaban?
kurt daha değerli artık
kurt sana"bu elma yenmeyecek" dedi çünkü
sen de bir kere dinledin onu
elmaya yazık oldu
sen bunu sade elmaya yapsan keşke
kaç üzümün ahını aldın allah bilir, çürüklerini görünce

zaman dilinin ucundaki akide şekeri değil
uzun bir süre vaad edilmiyor sana emmen için
olsa olsa pamuk şekeri olur
ağzında saniyesinde eriyen bir şeker bulutu
ama bazı saniyelerin de maşallahı var hani
nasıl uzun, nasıl boylu poslu
düşüyorsun o saniyelerin içine, ömür gidiyor elden

kendimi niye değiştirecekmişim?
zaten değişik bir insanım
bunun canavarı da benim perisi de
zaten başka bir yere gidince değişiyor işlerin kokusu, tadı, rengi
çok şey istiyorum, çoğu yersiz
hay yarabbim, sen doyur beni!

kafa kafa değil ki

Küçükken kafamı en çok karıştıran şey izlediğim filmlerde, anadili ingilizce olmayan ülkelerde geçen ingilizce filmlerdi.


bak, sana delireceğim ben

Şuradaki perdeye baksana
Arkasındaki rüzgar nasıl da sallandırıyor onu
Bir de önündeki fesleğene sormalı
Susadı mı acaba
Kurak mı toprağı
Nemi var mı, kafi mi?
İnsan dediğin doymak bilmiyor
Bitkiler nasıl ki?

Baksana nasıl delireceğim ben

Şu oturduğumuz koltuğun kumaşı
Kadife mi bu
Neden anneannem geldi aklıma şimdi
Oturunca üstüne
Ne bunun kumaşı
Ne diye beter etti beni, oturduk yerde...

İki ıslık çalacağım şimdi
Bir şarkı tutturacak dilim
Gideyim diyeceğim
Kalakalacağım

Güneşi avucumda tutma çabalarım boşa,
Beyhude telaşlarla oyalanan biriyim
Başka türlü edemedim kendimi
Şimdi bana yeni imkanlar sunma
Beceremem
Yine de yüzümü yakması güzel, işte

Nasıl delireceğim bak, sana

Huyumuz kurusun
İleri geri gitmelerimiz mecburiyetten
İstemekten de değil
Öteye geçememiş hiçbiri, çıdamını şaşırmış

Kedileri sevmeye başlayıp sonra nefret etmem gibi
Yine de göz doldurmaya yetiyor bıyıkları
Bir arkadaşım kesmişti zamanında
Kedi yolunu şaşırmış, yönünü bulamamıştı

Sonra bunlar aklıma gelir benim
Hep gelir
Ben bunlarla hemhal olmuş kalmışım
Sen şaşırırsın
Bi de nasıl delirdi diye sorarsın



Nasıl Dinleneceğim?

Yüzükoyun, ölü taklidi yapar gibi denizin üzerinde süzülüyorum. Hayatımdaki en dinlendirici hareket budur herhalde. Şap şup göbeğime, bacaklarıma dalgalar vuruyor. Ellerimi de açmışım iki yana serbestçe...Bırakıyorum sağ kolum derinlere dalsın, düşsün. Parmak aralarımda hissediyorum suyun serinliğini ve ellerim buruşmuş. Eğer kafamda şnorkel varsa belki nefes alıp verişlerimi de dinleyebilirim. Yoksa zaten sıkıntı değil.

Arada gözümü açıp kaparım. Önümden bir balık geçer, yosunların arasından.

Kafamı kaldırdığımda muhtemelen tatlı yeğenim, can yarısı Ateş de orada olur. "Sanem Abla, 1 dk 13 sn durdun!" der. Ben de "Hadi ya, tüh, o kadar az mı?" der ve tekrar suya dalmaya üşenirim. Yüzüme gözüme yapışmış saçlarımı itelerim geriye doğru, kafamdaki komik gözlüğü de çıkarırım.

Eve dönüş yolunda bir incir ağacı görürsem, dalında da iki tane bardacık varsa eğer, o zaman tutamazsınız beni...

bir sıkıntı yine başladı

Anları, zamanları, hisleri, bir şeyleri paylaştığınız ve saatlerin içine yıllar yerleştirdiğiniz, bunların hepsini de dille  yetiştirdiğiniz insanlardan geriye bazen bir şey kalmıyor.

O zaman da belki konuşulacak şeyler illa ki var oluyor ama paylaşılacak şeyler yok oluyor gibi.

Bunların olması sıkıntı değil. Çünkü insan dediğin zaten yıllarını saniyede harcamaya meyilli, buna alışmış, rutini bu. Aksini beklemek ve istemek kendini-insan ırkını- bilmezlik olur. 

Hepimiz bunu biliyoruz ve sıkıntı ne de güzel tam da burada başlıyor. Ne de güzel tam bunu yaptığımız yerde başlıyor...

yok!

Bütün eriklerim papaz,
şeftalilerim hüzünlü,
kirazlarım kurtlu,
dutlarım alaşağı olmuş!

Elmalar desen kırmızı değil,
narların bereketi yok
üzümlerin boynu bükük...

Masada bir kavun vardı
Ona da rakı yok!



tesadüf dediğin şey misafir

Tesadüf dediğin şey misafir. Geldiği gibi gidiyor. Kapını çalması, gelip senle oturması, bir iki kelam etmesi...Hepsi şöyle dursun, çekip gidiyor canı sıkıldığında.

Raslantılara ne kadar kafa yormak gerek ya da ne kadar inanmalı tesadüflere, anlık uyumlara bilmiyorum. Önemli olan bu değil zaten.

Önemli olan kalmak.
Kalabilmek.
Bütün durmalara, hareketlere, tepkisizliğe, sessizliğe rağmen kalabilmek...

Bu işlerin de tesadüfle alakası olmaz. Misafirlikle hele hiç.

Bugün yeni aldığım kitabı açar açmaz "Üvercinka" şiiri karşıma çıkmasaydı keşke...

nefta

Avcumun içine koydum senin avcundaki neftaları.

Görev belledim. İyileştirmeye gücüm yok anladım da, bakıyorum işte hepsine. Tutuyorum burada. Duruyorlar.

Ya napsaydım?

Yorgunluğuna nasıl kıyayım?

hayde

hadi
yallah
hayde
naş
kışşşş
uğurlar olsun
yürrüüüü!
de get
git ötede bayıl

halim kalmadı artık

fotoğraf

Şuradaki fotoğrafa bir ömür bakacağım. Yani sana da bakıyor olacağım aslında...Bu fotoğraf çekilmeden daha, 10 saniye öncesinde, senle konuşmuşuz telefondan. Elimde o da. "Bir buraya bakar mısınız" diye soruyor fotoğrafımı çeken. Elimi indiriyorum, poz veriyorum yanımdakilerle, kucağıma koyuyorum telefonumu. Yüzümde mahcupluk.

Yıllardan 2013, aylardan Mayıs. Fotoğraftaki de ben değilim artık.


iyi hissetmek


Berbat geçen ayların birindeydim yine; yalnız bu seferkiler biraz haddini aşmış, fazlasıyla uzamış ve sıkıntılarımı artırmakta hiç çekinmiyorlardı. Tahammülsüzlüğümün zirvelere çıktığı günler biraz zor geçiyordu.

O gün de yine öyleydim işte, tahammülsüz, huysuz, dayanıksız. Sabah erkenden uyanmıştım, kahvaltıda bizim alt kattaki bakkaldan aldığım elma ve süt (buzdolabımda da sadece onlar vardı) biraz sevimsiz gelmişti gözüme. Önümdeki bilgisayarda saçma sapan sitelere saatlerce zaman harcıyordum, elmayı yiyordum, su içiyordum sonra süt sonra bir avuç leblebi...Bir saçmalıktır gidiyordu.

Evdeydim, gergindim, yalnızdım, mutsuzdum. En son ne zaman sevilmiştim hatırlamıyordum. O kadar tek başınaydım ki. Ölsem şuracıkta kimse farketmez herhalde diye iç geçirip duruyordum.

Kahvaltıdan sonra birkaç saat uyudum, artık günleri uyuyarak bitiriyordum. Pek de birşey farketmiyordu aslında benim için, gün bitsin de ister davul zurnayla bitsin ister uykuyla... Uyandığımda da işte sevdiklerinle görüşme, onlara vakit ayırma, beraber yemek yeme gibi ritüelleri yerine getiriyordum. Henüz herşeyden vazgeçmemiştim tabii ama birşeyi sahipleniyor muydum ondan da emin değildim. Biraz yemek, dayanamadığım birkaç ses, mümkünse duymak istemediğim konular, o günlerde kendisine katlanamadığım annem .-Bir gün önce kapımın önünde yerde duran su faturasını yerden almak için eğilmişti ben de O'na kızmıştım bağırmıştım, "Bırak, ne karışıyorsun yerde dursun sana ne? Eğilmesene kocaman kadın oldun genç mi sanıyorsun kendini!". Kabaydım, sinirliydim de üstelik. Halbuki çok sık gelmezdi annem evime, İstanbul'uma. Geldiğinde de böyle karşıladığım için O'nu kendime daha da sinirlenirdim ama durduramazdım de kendimi, edepsizliğimi.- Herneyse, yemek bittiğinde ben de bitmiştim. Tanıdıklar, konular, yenilikler, hesaplar, eskiler, gündem konuları, kim ne yemişti, ne içilirdi, ne almıştık en son, şöyle bir olay olmuştu, böyle birisi vardı... Ben napıyordum, nasıl gidiyordu? Durumumu anlatmak için şakaya vurmuştum "Bu aralar sağdan gidiyorum" diyerek. Gülen olmadı. 

Kendimi tam anlatamadığım, konuşurken yanaklarımın kızardığı küçük tatlı kalabalıklar... Ne onlarla olursun, ne de onlarsız. En yakınınken en uzak olabilen ama hep bir varlıklarına, cisimlerine ihtiyaç duyduğun küçük ve samimi ilişkiler. Hiç beceremedim. Cevaplamayı dahi beceremedim.

İki koca alışveriş merkezi gezmiştim, sonuncusu evimin dibindekiydi. Oradaki birkaç güzel kazak, elbise, birkaç koku ilgimi çeker miydi acaba? Hayır hiçbiri iyi gelmedi. Kitapçıya uğrayıp birkaç dergi, gazete, varsa yeni bir kitap...Kitap demişken, psikoloğumun bana önerdiği şu kitabın adı neydi? Hah tamam, "İyi Hisset".
- Pardon, ben İyi Hisset adında bir kitap arıyorum da?
- İyi Hisset mi? İyi Hissetmek mi?
- İyi Hisset.
- Ne kitabı?
- Bir tür psikoloji sanırım.
- Tamam o İyi Hissetmek işte. Soldan gidin koridorun sonundaki rafta.

Kitapçıda çalışan adam da yerini iyi bildiğine göre, şu sıralar herkes kendini bok gibi hissediyordu. Bulamamıştım kitabı lakin gözüme takılan şu an ismini hatırlayamadığım İstanbul'a dair bir kitap vardı raflarda. Açtım içine baktım, Ediz Hun kendi İstanbul'unu anlatıyordu. Burnumun direği sızladı, eski sokaklar, sinemalar, romantizm dolu yıllar. Ben hiç yaşamamıştım bunları ama nasıl da özlemiştim. Aradığım kitap yerine onu aldım.

Alışveriş merkezinden çıktığımda kendimi daha iyi hissediyordum.

acı vs ağrı

Acı çekmek ile ağrı çekmek aynı değil hesapta.

Acı dediğin ağzındaki demir tadı ise mesela, ağrı dediğin karnındaki toprak gibidir. Keskin bir şey vardır acıda; jilet olsa olur, keser adamı. Bir incelik vardır, tizdir, tezdir.

Ağrı dediğin daha oturaklı, adamakıllı bir içe göçüş biçimidir. Çökmek gibidir, oturduğun yerde.

Acı sızı ise, ağrı sancı olabilir. Acı dediğin adamın gözünden yaşı akıtır, ağrıda damla dahi dökemezsin.

Benim bu aralar biraz canım ağrıyor da ondan biliyorum. İnsan bilmediğini anlatamaz değil mi?

kaymak

Sıcak süt insanın bedenine, ruhuna iyi geliyor. Dinlendirici, yatıştırıcı bir etkisi olduğu kesin. En azından benim üzerimde öyle.

Elimdeki bardağın içine bakıyorum, sıcak süte. Üzerinde "kaymak" denilen ince bir tabaka var. Sütün kendi derisi o da. Bardağı sağa çeviriyorum, sola çeviriyorum, hızlı hareketler yapıyorum ama bu deri bir türlü ayrışmıyor. Sağa da beraber gidiyorlar sola da...Üzerine üflüyorum, zarar almamak için, parçalanmamak için büzülüyor, küçülüyor. Kendini korumaya alıyor, ayrılmıyor.

Üstelik bu kadar çabalamama rağmen.

Hadi bir de parmağımı soksam içine. Yapışıyor elime ama yine kopmuyor. Ayıramıyorum işte.

Sütün derisi kaymak, koruyor kendini. Peki benim derim neden bu kadar ince? Neden delik deşik etmişim derimi? Bir kaymak kadar, şu ince yağ birikintisi kadar koruyamadım mı kendimi?

İnsan bir kaymağa bu kadar özenir mi?






a constant stay

never want you to get lost. never want you to feel tired, bushed and uncompleted. never want you to have any uncertain ideas in your mind. i want more terrible things than that, more than your own death.

those are the littlest things for you that my imagine can hold; little, weak and humble imaginations.

what i wish for you is to stay stable. just to stay stable as a street lights. i don't wish the worst for you but i never pray for your best either.

i want you to get tired without running fast
i want you to feel excited without having any fun in your area.
i want your permanent stay in your own comfort zone. i don't want you to move, never.

not for a walk or a sleep either.





bi ara büyüdüm ben ama hangi dönenceye geçtiğimde?

Fena şey başka şehirlerde yaşamak. Eğer doğup büyüdüğün şehri terkettiysen fena. Yani aslında fena olan gidip başka memleketlerde hayatına devam etmek değil de döndüğünde buldukların.

20 yaşındayken Eskişehir'i bırakıp- 20 yıldır yaşadığım Eskişehir'i- İstanbul'a taşındım. Nasıl da mutluyum. Dönecek olmayı, dönme ihtimalini aklımdan geçirmedim. Ruhum özgür benim, bir yere bağlanıp kalmak falan istemedim hiç. İki yıl orda, üç ay başka bir yerde...İmkanım olsa hep öyle bir yaşamın yolcusu olurdum. Korkum yok pek. Ama döndüğünde insanın buldukları korkunç olabiliyor bazen.

Odama giriyorum. Keşke geniş zamanlarım olmasa odamı karıştıracak. Kendimi kurcalamaktan öteye geçemeyen çabalarla, not defterlerim, çizim kağıtlarım, kalemlerim, gitarım, lambalarım, mektuplar... ne varsa herşeyi kurcalıyorum. Çok acayip. Akor defterim varmış, unutmuşum. Bakmamışım yüzüne yıllardır. Gitar da mı çalıyordum ben? Onu da unutmuşum. Akoru bozuk, telleri paslı. Ama hangi tel hangi sesi verir eşek gibi biliyorum. Gerdim gitarımın tellerini, oynadım. Temiz ses çıkarana kadar uğraştım. Ne güzelmiş... Ne ara unuttum ben bunu? Hatırlamıyorum ki.

Yok ben ilk masalımı üniversite sonda değil, 3.sınıftayken yazmışım. Eksik kalmış ama. Tamamlasam ya bari.

Duvardaki dünya haritasının suratına bakmıyorum. Çok mu yer gördüm? Çok mu gezdim de umrum değil artık?

Büyümek bu mu şimdi? Büyüdüğümü mü gördüm ben küçüklüğümün geçtiği odaya gelince? Bunlar beni ben yapan şeyler de ben niye onlar değilim artık? Şimdi daha mı iyiyim onlarsız?

İnsan böyle odalardan çıkınca mı büyüyor?

Ben kendimi küçülmüş hissettim. Ekinoks günü, dönencelerin aymazı olduğuma küfrettim.












artık kararlıyım

ben de yerleşmek istiyorum.

bahsi geçmesin

Konuşmak güzel eylem. Doğamız gereği zaten ağzımızdan ses çıkarmak için bir güdü duyuyoruz. Bastıramadığımız bir istek aynı zamanda da. Belki de dedikodu dediğimiz şey de bu isteği yatıştıramadığımız, eyleyemediğimiz için ortaya çıkıyor.

Ama bazı şeyleri konuşmamak lazım. Bazı değersiz şeyleri. Çünkü değeri olmayan birçok şey, biz konuştukça paha alıyor. Nasıl ki bazı şeylerde rahatlamak için konuşacaksak bazı konular da mevzubahis dahi olmamalı.

Bazı konular ses almamalı. Bazı konulara ses verilmemeli. 

sevgilim

sevgilim sen yeşilçam filmleri gibisin
renklerin solmuş gibi biraz
bir kavuşulamamışlıktır gidiyor sende
senle senin arana hep hayat girmiş gibi
eski telefonlar gibisin
çevirip çevirip ulaşamıyorum sana
bangır bangır
bağıra bağıra cevaplıyorum sessizliğini de yine yetemiyorum

acıklı şarkılar gibisin sevgilim
gözlerim dolu dolu dinliyorum seni
tüylerim diken diken

sana hiçbir yeşil şehir yakışmıyor
hiçbir renk durmuyor üzerinde
gri gibisin biraz
yiğitliğe yakışmıyor ama değil mi
allar, morlar, pembeler?
durmuyor üzerinde

ağıt gibi değilsin ama
selam da hiç değilsin
sessiz çığlıklar gibisin
kıyamıyorum sana
sabahlarını yakmış gecelerini boğmuş
tan vaktinde kısılıp kalmış
kendini hiç etmişsin

sen okşamak nedir bilmiyorsun
dokunmak nedir
sevmek nedir hiç bilmiyorsun
ama ezberinde hep ayrılıklar
tutsak kalmak da senin bilmişliğin
her seferinde kendini tutuklaman da bundan

ne kapılar çarpıyor içinde
bildiğim kadarını duyuyorum ben de
kıyamıyorum senin efendiliğine








neye tutunayım?

Dokunduğum tüm dallar elimde kalıyor. Ben de gidip ağaca çarpıyorum.

fal

fallara inanalım mı usta?
neye, niye, hem de ne pahasına?
işte var fincanın dibinde
bir parmak kalınlığında kara
sen ne görüyorsun orada?
söylesene
desene
"amma da bahtın kara!"
utanmasana
desene işte,
utanma be abla
anlatsana
var mı görünürde
üç vakit
iki yol
bir kalp?

var var
gördüm ben orda bir boğa
ama yok dur
belki de bir kova!
karışmış harfler,
m'lere
a'lara
yok ya
değil bunların hiçbiri
nasıl desem
uzun gibi azcık
ince
teni bin buğday
dudakları kırmızı
gözleri de ela!
yok yok dur sen
dur
bunların hepsi palavra!

çevir fincanı
soldan sağa
sağdan sola
arada bir de bak tabağa
gör bak talihim amma da kara

var git sen al üç vodka
dört soda
al işte iç be usta!
sek iç ama!

sen en iyisi mi vur kafayı
dal rüyalara

bunların hepsi palavra
palavra tabii ya
palavra




icabına bakarız

biz sizi özleriz yavrum
biz sizi tane tane özleriz
tek tek özleriz
özene özene
bezene bezene bekleriz
ciğerinizi yeriz yavrum
şöyle azcık sol yanınızı severiz
sonra da sağınıza geçeriz inşallah
geçeriz tabi
neden geçmeyecekmişiz?
önce işimizden gücümüzden
sonra kendimizden geçeriz
didik didik ederiz
lime lime
tane tane süzeriz sizi
göz hakkımızı söke söke alır
yanağınızı öpe öpe koklar
sizi çıtır çıtır yeriz
bunun da icabına biz bakarız
bunun da sefasını biz süreriz
yeri gelir iz süreriz
bayıla bayıla peşiniz sıra geliriz
temel atma töreniyle
bu işi de bitiririz

anna'ya mektup

İçim çok yaşlandı Anna. Koşup düşmelerimden ben çok bıktım. Aslında sorsan ben de ne kadar koştuğumu bilemem de sanki annemin karnından 50 yaşımda çıkmışım. Gençliği yaşamak şöyle dursun, ne ara yaşadığımı bile bazen kestiremiyorum...

Kendimi o kadar güzel zehirliyorum ki. Karşımdakini de öldürüyorum. Bana yanaşmak cesaret gerektiriyor, biliyorum. Yanımda durana da ama şans tanımıyorum. Aslında bu benim hırçınlığımdan değil. Heyecan kaldırmayan bir kalbe sahip olduğumu anladım artık. Kaçıyorum. Halbuki nefesimizdi onlar değil mi? Kekremsi bütün renkleri kırmızılara turunculara boyayan bir çarpıntıydı işte. Sana hep derdim, bu şey beni öldürüyor diye. İçimde rüzgar esiyor gibi. Salıncakta son hız sallanıyor gibiyim Anna. Düşsem yine iyi, ben sallanmak istemiyorum.

Süpriz ve yenilik güzel şey. Kötü olur mu hiç! Nasıl da severim. Ama çok korkuyorum. Çünkü insan bilmediğinden korkar hep, tanıdık olmadığı şeyden. Alışkanlıkları siktir et. Onlar bana lazım değil. Bilmediğimden koru beni.

Bir şeyi daha şansa bırakacak gücüm kalmadı. Halden düştüm. Kızma bana.

Zehirlerimi de alıp giderim yine diye düşünüyorum. Seni hayal kırıklığına uğratmak istemezdim ama ben hayal kırıklığına uğrayamam. Biraz bencilleştim, evet. Yani işte, olduğu kadar...

Boğazıma düğümlenecek bütün heyecanlardan vazgeçiyorum. Affet Anna.


Yara bana yaranamazsın

Geçtiğimiz hafta tam da bu günlerde kafamı ağacın gövdesine çok sert bir şekilde çarptım. Canım yandı, çok kanadı...vs. Kötü bir deneyimdi ama şunu bekledim ; bu başımda müthiş bir yara izine yer verebilirdi! Gerçekten küçücük bir yara izimin dahi olması bu anımı pekiştirecek, yaşadığım kötü deneyimi anlamlı kılacaktı. Ama olmadı.

Kafam kanadı, yara tuttum, kabuk bağladım, o kabuk bugün düştü. Altında ne bir yara izi ne de cılk yara dediğimiz şey mevcut. Gitmişti işte. Tek bir iz bırakmadan. Bırakmasını deli gibi istemiş olmama rağmen. Yoktu ortada.

Birşeyin iz bırakması, kolun kırılıp yenin içinde kalması falan...İçten içe dertlenmek, o derdin kök salması... Bunlar bana hiç anlamlı gelmeyen şeyler. Biliyordum hiçbir şeyin kalmadığını da bu da pekiştirdi işte. Dört rüzgarlar esiyor tenimizde, yemiş ağaçlarının kokularını duyuyoruz her bahar da, bir sonraki yılda unutuyoruz. Düşüyoruz, kalkıyoruz, kırıyoruz, kırılıyoruz. Hiçbiri kalmıyor. Esip esip geçiyor o rüzgarlar işte.

Hiçbir yara başımın tacı değildi ki başıma gelip konsun.

Öyle ya da böyle, bütün yaralar da unutulsun.

sevdalılar birbirine facebook'dan şarkı gönderiyordu

sevdalılar birbirine facebooktan şarkı gönderiyordu...ben de like'lıyordum. o sırada kapı çaldı. baktım. gelen kapıcımızmış. ohh dedim. iyi ki geldin. evimiz çöp ev olmaktan çıkacakdı. az kalsın çöp suyu ayağına dökülecekti çocuğun. terliklerinden görünen parmaklarının arasına o su karışabilir ve belki terlikle ayağının arasında yapışıp kalabilirdi. yoooo yoooo bunun olmasını ben kesinlikle istemezdim. istemezdim çünkü bunu hayal etmesi bana düşüyordu ve yoooo yooo hayal etmemeliydim. ama bunu buraya yazdığıma göre pek de sıkıntım olmayabilirdi de.
oturdum sonra masama. güzel bir müzik açtım. sıradaki şarkı tüm indie chicklere gelsin dedim, hipsterlar alınacaktı ama. hipsterı üç kere öpsem beşin hatrı kalır beş desen üçü beşi mi vardı bunun bilemedimdi. şarkıyı açtım. sonra radyodan yayınıma devam ettim. dedim ki sıradaki şarkı tüm sevenlere girsin. sonra bir alkış bir alkış vuhuuuuvvv...kahvem bitmişti. ama sorun yok ben kahve içmiyordum zaten. 
radyo yayını kes lan dedim. yaverim de kesti yayını. ve ben deri ceketimi de alarak orayı terkettim. iyi ki deri ceketim vardı yoksa nasıl cool olabilirdim bilemiyordum.
gönül isterdi ki arabama bineyim ve oradan huzur içersinde arabamda çalan müzikle ve o çam görünümlü araba kokusuyla uzaklaşayım. o kavun kokan arabalar hep beni evimde hissettirirdi.ama bizim ev daha çok salça kokardı. amma velakoş, metrobüse binmiştim. ayaklarım geri geri gidiyordu ama binmek zorundaydım ve binmiştim. işte ter,gözyaşı,çamur,kulak kiri kokan metrobüsteydim. neyse ki iki durak sonra inecektim.
evime vardığımda beni hiçbir süpriz beklemiyordu.

suçsuzum

Bilemezdim, bilmiyordum ve benim bilmediğim daha nice şey, senin ezberin olmuş gibiydi.

Beni suçlayamazsın. İnsan bilmediğini anlayamaz, hissedebilir ama yeterli değil. Bunu anlamak bir yana dursun tahmin etmek dahi mümkün değildi.

Bilsem, yerini değiştirmezdim lambanın.

bu aralar buradayım, beklerim

Just in time you found me just in time
Before you came my time was running low
I was lost them losing dice were tossed
My bridges all were crossed nowhere to go
Now you're here now I know just where I'm going
No more doubt or fear I've found my way
Your love came just in time you found me just in time
And changed my lonely nights that lucky day

Just in time

Before you came my time was running low oh baby
I was lost them losing dice were tossed
My bridges all were crossed nowhere to go
Now you're here now I know just where I'm going
No more doubt or fear I've found my way
Your love came just in time you've found me just in time
And changed my lonely nights and changed my lonely nights
And changed my lonely nights and changed my lonely nights
And changed my lonely nights that lucky day




kov, koş, kovala

kovala
sen kovsan
ne ala!
herkes mi bilirmiş iki kaşının arasını
herkes mi görmüş senin ar'ını
bir benim mi gözüm kapalı kalmış
bir millet mi boğazlayabilmiş bütün gırtlakları?
öyle mi almışlar hayattan
insanlardan
canavarlardan hınçlarını?
bana sorsan yok öyle şeyler
bilmem siniri
kavgayı
atarı
bağırmaları
sana kimse öğretmedi mi sessiz çığlıkları?
uslu olmak sade çocuklara özgü bir şey değil hem
o da nerden çıktı?
sana kim anlattı tüm bu şımarıklıkları?

ama sen hep kovala
bütün hırsınla
iştahınla
açlığına
arsızlığınla
hep kovala
ben de kovarsam işte,
of'lardan oh'a geçerim
üstüne iki tek içerim
ulan lapa!
sen misin derdim?

anonslarla mı seslenmek lazım sana?
"hey sen! çembersiz, köşesiz, biçimsiz!,
sen işte sen! buraya!"
derhal buraya!
oralardan sana ne?
neyine senin?
şurası bile uzacıkken
bakmasana öyle
sana sesleniyorlar
bir baksana, sen!
buraya!

ama sen kovala
biteviye kovala
durmadan koş
kovala

sana dinlenmeler gelmeyecek hiç
kıpırtısızlık nedir bilemeyeceksin
kayıtsızlık cismin gibi olmuş ama
sürekli kendi sütünle beslediğin
her yeni günde yeniden doğurduğun
büyütmeden nicesine gebe kaldığın
sen,
düz ovalarda da değil
çimlerde hele hiç değil
asfalt gibi gri
solgun
çöp suyunu emmiş emmiş yüzeyine kusmuş
sert, çirkin, sevimsiz yollarda koşup duracaksın
dizlerin bile kanamayacak senin
acı dahi
sancı dahi hissetmeyeceksin
bu hayat bir sana kramplarını sunmayacak işte
şansın bu
kör olası bahtın da
geldi beni buldu

beterin oğlu!
içtiğin hangi su senin?
hangi lokmaları yedin?
nerde senin adabın edebin?
efendiliğin!
sendeki ama hep bir "gibiliğin"
adam gibiliğin
insan gibiliğin
sever gibiliğin de hani becerememişliğin
senin bana karışman da benim talihsizliğim

kovala sen kovala
ben de kovarsam seni
ne ala!






herşey 0 ile 1 arasında

bu iş için şansımız nedir?
denk gelmişsek
rastlaşmışsak
evlerin birinde
istanbul'un göbeğinde
buz rengi dört duvar hanelerde
selam etmişsek birbirimize
merhabalaşmışsak yanağında duran küçük benle...
elimizden ne gelir?
söylesene
bir kahvelik arada tanışmışsak
iki de kelime çıkmışsa ağzımızdan
sıfır ile bir arasında kalan
formüllere döksene
kelimeler çıksın aradan

İstanbul'a Masallar

Bana sunulan süprizlerin adı sensin İstanbul.
Korkarak geldiğim şehirde bulduğum bütün güzellikleri sana borçluyum. Bir pişmanlığımın olmadı tek şey, emin olduğum tek kararın adı da sensin.

O yüzden seni çok seviyorum. Senle iyi anlaştık gibi, ne dersin? Sen de benden memnun musundur acaba? Belki içindeki cadı kadınla değil de küçük çocukla tüm işim, o yüzden gülücüklerin hep bana. Daha tırnakların geçmedi sırtıma.
Geçirme ama. O zaman giderim. Sana da kimse masal anlatmaz sonra.

sıkılma

birinden sıkılmak için ya da birşeyden... önce kendinden sıkılman lazım, ona yönelik düşüncelerinden.

o şey her ne ise, ona yönelik olan duygularını da bilmesine gerek yoktur. hatta sıkılma eyleminin gerçekleşebilmesi için, bilakis, bilmemesi bile gerekebilir.