neye tutunayım?

Dokunduğum tüm dallar elimde kalıyor. Ben de gidip ağaca çarpıyorum.

fal

fallara inanalım mı usta?
neye, niye, hem de ne pahasına?
işte var fincanın dibinde
bir parmak kalınlığında kara
sen ne görüyorsun orada?
söylesene
desene
"amma da bahtın kara!"
utanmasana
desene işte,
utanma be abla
anlatsana
var mı görünürde
üç vakit
iki yol
bir kalp?

var var
gördüm ben orda bir boğa
ama yok dur
belki de bir kova!
karışmış harfler,
m'lere
a'lara
yok ya
değil bunların hiçbiri
nasıl desem
uzun gibi azcık
ince
teni bin buğday
dudakları kırmızı
gözleri de ela!
yok yok dur sen
dur
bunların hepsi palavra!

çevir fincanı
soldan sağa
sağdan sola
arada bir de bak tabağa
gör bak talihim amma da kara

var git sen al üç vodka
dört soda
al işte iç be usta!
sek iç ama!

sen en iyisi mi vur kafayı
dal rüyalara

bunların hepsi palavra
palavra tabii ya
palavra




icabına bakarız

biz sizi özleriz yavrum
biz sizi tane tane özleriz
tek tek özleriz
özene özene
bezene bezene bekleriz
ciğerinizi yeriz yavrum
şöyle azcık sol yanınızı severiz
sonra da sağınıza geçeriz inşallah
geçeriz tabi
neden geçmeyecekmişiz?
önce işimizden gücümüzden
sonra kendimizden geçeriz
didik didik ederiz
lime lime
tane tane süzeriz sizi
göz hakkımızı söke söke alır
yanağınızı öpe öpe koklar
sizi çıtır çıtır yeriz
bunun da icabına biz bakarız
bunun da sefasını biz süreriz
yeri gelir iz süreriz
bayıla bayıla peşiniz sıra geliriz
temel atma töreniyle
bu işi de bitiririz

anna'ya mektup

İçim çok yaşlandı Anna. Koşup düşmelerimden ben çok bıktım. Aslında sorsan ben de ne kadar koştuğumu bilemem de sanki annemin karnından 50 yaşımda çıkmışım. Gençliği yaşamak şöyle dursun, ne ara yaşadığımı bile bazen kestiremiyorum...

Kendimi o kadar güzel zehirliyorum ki. Karşımdakini de öldürüyorum. Bana yanaşmak cesaret gerektiriyor, biliyorum. Yanımda durana da ama şans tanımıyorum. Aslında bu benim hırçınlığımdan değil. Heyecan kaldırmayan bir kalbe sahip olduğumu anladım artık. Kaçıyorum. Halbuki nefesimizdi onlar değil mi? Kekremsi bütün renkleri kırmızılara turunculara boyayan bir çarpıntıydı işte. Sana hep derdim, bu şey beni öldürüyor diye. İçimde rüzgar esiyor gibi. Salıncakta son hız sallanıyor gibiyim Anna. Düşsem yine iyi, ben sallanmak istemiyorum.

Süpriz ve yenilik güzel şey. Kötü olur mu hiç! Nasıl da severim. Ama çok korkuyorum. Çünkü insan bilmediğinden korkar hep, tanıdık olmadığı şeyden. Alışkanlıkları siktir et. Onlar bana lazım değil. Bilmediğimden koru beni.

Bir şeyi daha şansa bırakacak gücüm kalmadı. Halden düştüm. Kızma bana.

Zehirlerimi de alıp giderim yine diye düşünüyorum. Seni hayal kırıklığına uğratmak istemezdim ama ben hayal kırıklığına uğrayamam. Biraz bencilleştim, evet. Yani işte, olduğu kadar...

Boğazıma düğümlenecek bütün heyecanlardan vazgeçiyorum. Affet Anna.


Yara bana yaranamazsın

Geçtiğimiz hafta tam da bu günlerde kafamı ağacın gövdesine çok sert bir şekilde çarptım. Canım yandı, çok kanadı...vs. Kötü bir deneyimdi ama şunu bekledim ; bu başımda müthiş bir yara izine yer verebilirdi! Gerçekten küçücük bir yara izimin dahi olması bu anımı pekiştirecek, yaşadığım kötü deneyimi anlamlı kılacaktı. Ama olmadı.

Kafam kanadı, yara tuttum, kabuk bağladım, o kabuk bugün düştü. Altında ne bir yara izi ne de cılk yara dediğimiz şey mevcut. Gitmişti işte. Tek bir iz bırakmadan. Bırakmasını deli gibi istemiş olmama rağmen. Yoktu ortada.

Birşeyin iz bırakması, kolun kırılıp yenin içinde kalması falan...İçten içe dertlenmek, o derdin kök salması... Bunlar bana hiç anlamlı gelmeyen şeyler. Biliyordum hiçbir şeyin kalmadığını da bu da pekiştirdi işte. Dört rüzgarlar esiyor tenimizde, yemiş ağaçlarının kokularını duyuyoruz her bahar da, bir sonraki yılda unutuyoruz. Düşüyoruz, kalkıyoruz, kırıyoruz, kırılıyoruz. Hiçbiri kalmıyor. Esip esip geçiyor o rüzgarlar işte.

Hiçbir yara başımın tacı değildi ki başıma gelip konsun.

Öyle ya da böyle, bütün yaralar da unutulsun.

sevdalılar birbirine facebook'dan şarkı gönderiyordu

sevdalılar birbirine facebooktan şarkı gönderiyordu...ben de like'lıyordum. o sırada kapı çaldı. baktım. gelen kapıcımızmış. ohh dedim. iyi ki geldin. evimiz çöp ev olmaktan çıkacakdı. az kalsın çöp suyu ayağına dökülecekti çocuğun. terliklerinden görünen parmaklarının arasına o su karışabilir ve belki terlikle ayağının arasında yapışıp kalabilirdi. yoooo yoooo bunun olmasını ben kesinlikle istemezdim. istemezdim çünkü bunu hayal etmesi bana düşüyordu ve yoooo yooo hayal etmemeliydim. ama bunu buraya yazdığıma göre pek de sıkıntım olmayabilirdi de.
oturdum sonra masama. güzel bir müzik açtım. sıradaki şarkı tüm indie chicklere gelsin dedim, hipsterlar alınacaktı ama. hipsterı üç kere öpsem beşin hatrı kalır beş desen üçü beşi mi vardı bunun bilemedimdi. şarkıyı açtım. sonra radyodan yayınıma devam ettim. dedim ki sıradaki şarkı tüm sevenlere girsin. sonra bir alkış bir alkış vuhuuuuvvv...kahvem bitmişti. ama sorun yok ben kahve içmiyordum zaten. 
radyo yayını kes lan dedim. yaverim de kesti yayını. ve ben deri ceketimi de alarak orayı terkettim. iyi ki deri ceketim vardı yoksa nasıl cool olabilirdim bilemiyordum.
gönül isterdi ki arabama bineyim ve oradan huzur içersinde arabamda çalan müzikle ve o çam görünümlü araba kokusuyla uzaklaşayım. o kavun kokan arabalar hep beni evimde hissettirirdi.ama bizim ev daha çok salça kokardı. amma velakoş, metrobüse binmiştim. ayaklarım geri geri gidiyordu ama binmek zorundaydım ve binmiştim. işte ter,gözyaşı,çamur,kulak kiri kokan metrobüsteydim. neyse ki iki durak sonra inecektim.
evime vardığımda beni hiçbir süpriz beklemiyordu.