iyi hissetmek


Berbat geçen ayların birindeydim yine; yalnız bu seferkiler biraz haddini aşmış, fazlasıyla uzamış ve sıkıntılarımı artırmakta hiç çekinmiyorlardı. Tahammülsüzlüğümün zirvelere çıktığı günler biraz zor geçiyordu.

O gün de yine öyleydim işte, tahammülsüz, huysuz, dayanıksız. Sabah erkenden uyanmıştım, kahvaltıda bizim alt kattaki bakkaldan aldığım elma ve süt (buzdolabımda da sadece onlar vardı) biraz sevimsiz gelmişti gözüme. Önümdeki bilgisayarda saçma sapan sitelere saatlerce zaman harcıyordum, elmayı yiyordum, su içiyordum sonra süt sonra bir avuç leblebi...Bir saçmalıktır gidiyordu.

Evdeydim, gergindim, yalnızdım, mutsuzdum. En son ne zaman sevilmiştim hatırlamıyordum. O kadar tek başınaydım ki. Ölsem şuracıkta kimse farketmez herhalde diye iç geçirip duruyordum.

Kahvaltıdan sonra birkaç saat uyudum, artık günleri uyuyarak bitiriyordum. Pek de birşey farketmiyordu aslında benim için, gün bitsin de ister davul zurnayla bitsin ister uykuyla... Uyandığımda da işte sevdiklerinle görüşme, onlara vakit ayırma, beraber yemek yeme gibi ritüelleri yerine getiriyordum. Henüz herşeyden vazgeçmemiştim tabii ama birşeyi sahipleniyor muydum ondan da emin değildim. Biraz yemek, dayanamadığım birkaç ses, mümkünse duymak istemediğim konular, o günlerde kendisine katlanamadığım annem .-Bir gün önce kapımın önünde yerde duran su faturasını yerden almak için eğilmişti ben de O'na kızmıştım bağırmıştım, "Bırak, ne karışıyorsun yerde dursun sana ne? Eğilmesene kocaman kadın oldun genç mi sanıyorsun kendini!". Kabaydım, sinirliydim de üstelik. Halbuki çok sık gelmezdi annem evime, İstanbul'uma. Geldiğinde de böyle karşıladığım için O'nu kendime daha da sinirlenirdim ama durduramazdım de kendimi, edepsizliğimi.- Herneyse, yemek bittiğinde ben de bitmiştim. Tanıdıklar, konular, yenilikler, hesaplar, eskiler, gündem konuları, kim ne yemişti, ne içilirdi, ne almıştık en son, şöyle bir olay olmuştu, böyle birisi vardı... Ben napıyordum, nasıl gidiyordu? Durumumu anlatmak için şakaya vurmuştum "Bu aralar sağdan gidiyorum" diyerek. Gülen olmadı. 

Kendimi tam anlatamadığım, konuşurken yanaklarımın kızardığı küçük tatlı kalabalıklar... Ne onlarla olursun, ne de onlarsız. En yakınınken en uzak olabilen ama hep bir varlıklarına, cisimlerine ihtiyaç duyduğun küçük ve samimi ilişkiler. Hiç beceremedim. Cevaplamayı dahi beceremedim.

İki koca alışveriş merkezi gezmiştim, sonuncusu evimin dibindekiydi. Oradaki birkaç güzel kazak, elbise, birkaç koku ilgimi çeker miydi acaba? Hayır hiçbiri iyi gelmedi. Kitapçıya uğrayıp birkaç dergi, gazete, varsa yeni bir kitap...Kitap demişken, psikoloğumun bana önerdiği şu kitabın adı neydi? Hah tamam, "İyi Hisset".
- Pardon, ben İyi Hisset adında bir kitap arıyorum da?
- İyi Hisset mi? İyi Hissetmek mi?
- İyi Hisset.
- Ne kitabı?
- Bir tür psikoloji sanırım.
- Tamam o İyi Hissetmek işte. Soldan gidin koridorun sonundaki rafta.

Kitapçıda çalışan adam da yerini iyi bildiğine göre, şu sıralar herkes kendini bok gibi hissediyordu. Bulamamıştım kitabı lakin gözüme takılan şu an ismini hatırlayamadığım İstanbul'a dair bir kitap vardı raflarda. Açtım içine baktım, Ediz Hun kendi İstanbul'unu anlatıyordu. Burnumun direği sızladı, eski sokaklar, sinemalar, romantizm dolu yıllar. Ben hiç yaşamamıştım bunları ama nasıl da özlemiştim. Aradığım kitap yerine onu aldım.

Alışveriş merkezinden çıktığımda kendimi daha iyi hissediyordum.

acı vs ağrı

Acı çekmek ile ağrı çekmek aynı değil hesapta.

Acı dediğin ağzındaki demir tadı ise mesela, ağrı dediğin karnındaki toprak gibidir. Keskin bir şey vardır acıda; jilet olsa olur, keser adamı. Bir incelik vardır, tizdir, tezdir.

Ağrı dediğin daha oturaklı, adamakıllı bir içe göçüş biçimidir. Çökmek gibidir, oturduğun yerde.

Acı sızı ise, ağrı sancı olabilir. Acı dediğin adamın gözünden yaşı akıtır, ağrıda damla dahi dökemezsin.

Benim bu aralar biraz canım ağrıyor da ondan biliyorum. İnsan bilmediğini anlatamaz değil mi?

kaymak

Sıcak süt insanın bedenine, ruhuna iyi geliyor. Dinlendirici, yatıştırıcı bir etkisi olduğu kesin. En azından benim üzerimde öyle.

Elimdeki bardağın içine bakıyorum, sıcak süte. Üzerinde "kaymak" denilen ince bir tabaka var. Sütün kendi derisi o da. Bardağı sağa çeviriyorum, sola çeviriyorum, hızlı hareketler yapıyorum ama bu deri bir türlü ayrışmıyor. Sağa da beraber gidiyorlar sola da...Üzerine üflüyorum, zarar almamak için, parçalanmamak için büzülüyor, küçülüyor. Kendini korumaya alıyor, ayrılmıyor.

Üstelik bu kadar çabalamama rağmen.

Hadi bir de parmağımı soksam içine. Yapışıyor elime ama yine kopmuyor. Ayıramıyorum işte.

Sütün derisi kaymak, koruyor kendini. Peki benim derim neden bu kadar ince? Neden delik deşik etmişim derimi? Bir kaymak kadar, şu ince yağ birikintisi kadar koruyamadım mı kendimi?

İnsan bir kaymağa bu kadar özenir mi?






a constant stay

never want you to get lost. never want you to feel tired, bushed and uncompleted. never want you to have any uncertain ideas in your mind. i want more terrible things than that, more than your own death.

those are the littlest things for you that my imagine can hold; little, weak and humble imaginations.

what i wish for you is to stay stable. just to stay stable as a street lights. i don't wish the worst for you but i never pray for your best either.

i want you to get tired without running fast
i want you to feel excited without having any fun in your area.
i want your permanent stay in your own comfort zone. i don't want you to move, never.

not for a walk or a sleep either.