belirti / tanı - çoktan teşhisi yapılmışın

İçimde bir şey var.

Bu şey çoğu zaman küçük dalgalarla kendi varlığını hissettiriyor. Uzun aralıklar boyu içimde mi değil mi hatırlayamadığım bu acı/ ağrı/ baş belası- bence, haftalar sonra "burada"lığını belirtiyor.

Bir renk olsa kırmızı olurdu kesin, ama arada ölüm beyazına da sahip olmuyor değil, çoğu zaman da kahverengi bir toprak renginde. Yalnız bu toprak kuru bir toprak değil. Her an ekine hazır, çamurumsu bir kıvamda, sessizliğini ama canlılığını da koruyabilen bir toprak. Ağrı da buradan kaynaklanıyor zaten; o ağır ve canlı toprağın ağrısını belimde taşıyorum ben. Halbuki belim değil içimdeki ağrının kaynağı.

Göğüs kafesinin altı , kalbimin orası gibi- ama değil, sol yanımda bir yerlerdeydi ama şimdi ayağıma kadar indi. Yerini ne sen sor ne ben söyleyeyim gibiyim. İçimde yaşayan bir kurt var, ağzını yaladıkça, dilini çıkardıkça içimde soğuk bir yer beliriyor. Soğuk, akışkan, sıvı bir yer beliriyor. Beslememeye çalışıyorum bu kurtu, çünkü çenesini her oynattığında ben artık onun kanı, atarı, dokusu, kâmı haline geliyorum. Geçmek bilmiyor. O zaman kırmızı oluyoruz kurtla beraber.

İçimdeki şeyin adı mide ağrısından başka bir şey değil. İçimdeki şey mide ağrısının ötesinde yine de.

fesleğene yaklaşım

Bir tane bitkim var. Saksı bitkisi, fesleğen. Bu yaz başında aldım. İstanbul'da tam da direnişin olduğu zamanlarda kendimi dayak yemiş gibi hissediyordum. Onu da hoşluk olsun, içimi açsın, güzel koksun diye penceremin önüne koydum.

Önceleri günde bir suyla idare ediyordu. Sonra baktım, iki daha iyi geliyor; temmuz zor geçiyordu bitkim için. Güneşi de sevmiyordu, güneş görünce hemen boyun büküyordu ince dalları. Terasa beraber çıkardık feslişle, beraber yemek yer, beraber film izlerdik, gıdıklardım arada onu.

İnsanın gerçek sevgiye ulaşması için ilk önce, herşeyin başında, sevginin evrilmesini göz önüne alarak, bitkileri sevmesi lazım diyordu bir yerde. Sevme Sanatı'nda okumuş olabilirim. Bu sevgi de sadece ona su vermekle olmuyormuş. Zaten fesleğen bana bunu gösterdi çok güzel. Ben onu gıdıkladıkça ve onu öptükçe (azcık da konuşuyordum tabii onla, adettendir) kocaman oldu, büyüdü, bir sürü beyaz çiçeği var üstünde. İnsan bir yeşillikten bile çok şey öğreniyor, deli demeyin.

Ne kadar yalnızdım, haziran ne zor geçmişti, haziranlar hep zor geçerdi bana zaten. Haziran'da doğmuş olmam bile hafifletemez bendeki yaz yükünü. Benim küçük yeşil çalım mutlu etmişti beni. Etmez mi, eder. Disiplin getirdi ruhuma. Sevme disiplinini, istikrarını koydu kalbimin ortasına.

Şimdi kış geliyor ve öleceğini biliyorum. Onun için iyi bir ölüm dilemekten başka ne yaparım bilemiyorum. Hele ki onun yanında da değilim, emanet ettim arkadaşlara. Uzun ömürlü değiller ne yazık ki.

Bu da böyle işte,

Günde iki kere su,
biraz gölge,
biraz gıdıklama, iki öpücük.

Ötelerde değil mutluluk.




kırmızı yanaklar

Şezlongların üstündeki kumları elindeki fırça ile temizleyen bir oğlan çocuğu var.
Sahildeki çıplak ayakların sahibi tırnaklarını yamuk kesmiş.
Bir karartıya gözüm çarpıyor, güneş ışığına göbeğini dayamış bir çoban köpeğinin burnuymuş meğersem.
Yine denize bakıyorum, deniz bana iyi gelmiyor. Beyin uyuşukluğu peyda oluyor devamlı.

Şimdi bunun bir şeye dönüşmesi lazım diyorum kendi kendime. Bir film olsa Oscar alamayacak kadar vasat, yerel sinema salonlarında gösterime girecek kadar rahat bir şeye.

Ama çok utanıyorum.