fesleğene yaklaşım

Bir tane bitkim var. Saksı bitkisi, fesleğen. Bu yaz başında aldım. İstanbul'da tam da direnişin olduğu zamanlarda kendimi dayak yemiş gibi hissediyordum. Onu da hoşluk olsun, içimi açsın, güzel koksun diye penceremin önüne koydum.

Önceleri günde bir suyla idare ediyordu. Sonra baktım, iki daha iyi geliyor; temmuz zor geçiyordu bitkim için. Güneşi de sevmiyordu, güneş görünce hemen boyun büküyordu ince dalları. Terasa beraber çıkardık feslişle, beraber yemek yer, beraber film izlerdik, gıdıklardım arada onu.

İnsanın gerçek sevgiye ulaşması için ilk önce, herşeyin başında, sevginin evrilmesini göz önüne alarak, bitkileri sevmesi lazım diyordu bir yerde. Sevme Sanatı'nda okumuş olabilirim. Bu sevgi de sadece ona su vermekle olmuyormuş. Zaten fesleğen bana bunu gösterdi çok güzel. Ben onu gıdıkladıkça ve onu öptükçe (azcık da konuşuyordum tabii onla, adettendir) kocaman oldu, büyüdü, bir sürü beyaz çiçeği var üstünde. İnsan bir yeşillikten bile çok şey öğreniyor, deli demeyin.

Ne kadar yalnızdım, haziran ne zor geçmişti, haziranlar hep zor geçerdi bana zaten. Haziran'da doğmuş olmam bile hafifletemez bendeki yaz yükünü. Benim küçük yeşil çalım mutlu etmişti beni. Etmez mi, eder. Disiplin getirdi ruhuma. Sevme disiplinini, istikrarını koydu kalbimin ortasına.

Şimdi kış geliyor ve öleceğini biliyorum. Onun için iyi bir ölüm dilemekten başka ne yaparım bilemiyorum. Hele ki onun yanında da değilim, emanet ettim arkadaşlara. Uzun ömürlü değiller ne yazık ki.

Bu da böyle işte,

Günde iki kere su,
biraz gölge,
biraz gıdıklama, iki öpücük.

Ötelerde değil mutluluk.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder