intikam kendi kuyruğunu yutan yılan, hep başa saran, erkenlere inanan

Unutma ve affedebilme kudretine sahip olabilmeyi isterdim; heyhat geçmiş gözlerimin önünden ufak benekler halinde akıyor. Ne kendime söz geçirebiliyorum, ne de uzak aydınlık günleri görebiliyorum. Unutamadıklarımı her gün demleyip demleyip içiyorum; tadı acımadığı gibi gittikçe şerbetleniyor. Ekşimeyen şeyler var bu hayatta, ekşisin istemediğim, çürüğü bile hoş rayihalar bırakıyor etrafa sadece anım olduğu için. 

İnsanın intikam isteği demek böyle birşeymiş diye düşünüyorum, kendi zayıflığından güçlendiği birşeymiş.

Önümde çürük, verimsiz bir tarla var artık. Ne yeşertebildiğim ne bir ekinin boy verdiği. 

Zamanı geldiğinde tarlayı ateşe vereceğim elbet, fakat şimdi herşey için çok erken. 

hüzün

Bir şehri, ne bir günde öğrenirsin ne de yaşarsın. Seni adam akıllı yoğurana, büyütene ve geliştirene kadar geçirdiğin zamansa sadece basit bir oyalanmadan ibaret.

Sabır etmek gerekiyor önce. Sonrasında şehir sana kelimelerini veriyor, gizli sokaklarını, kokularını bağışlıyor. İnsanlarını tanıtıyor, mahalleleriyle ahbaplık etmeyi öğretiyor. Sonra seveceksen, kavga edeceksen, küfür edeceksen, o şehrin dilinden etmeye başlıyorsun. Üzüldüğünde de aynı şekilde.

Portekizce'de ilk öğrendiğim kelimeydi, saudade. Çevrilmesi zor, tek kelimeyle açıklanamayan, portekizceye has bir kelimeydi bu. Gel gör ki, İstanbul'un anasını ağlatmış Portekizli bir kadın bana "Türkçede saudade'ın anlamı var; hüzün" demeseydi, bir de üstüne çıplak omzuma bir öpücük kondurmasaydı ah beni en son annem buramdan öpmüştü-, bulunduğumuz yerin manzarası İstanbul'a benzemeseydi, her gün o camdan bir O bir ben nehire doğru bakıp, İstanbul'umuzu bulmasaydık, ben hüznümü böylece yaşamasaydım, bilemezdim, anlayamazdım.

Sonra bindiğim tramvaylar benzemeseydi İstiklal'dekine- sizdeki sarıysa bizdeki kırmızıydı işte, bazen Selami Şahin bile olurdu içinde- sonra o tramvayda aklını yitirmiş yaşlı bir kadın camdan bakarak Cesaria Evora'nın Sodade şarkısını söylemeseydi, on saniye ara vermeden ve sözlerini yitirmeden, şarkı bahsetmeseydi uzak yollardan- "bana zaten kim gösterdi o uzak yolları"- ... nereden bilecektim ben hüzün de neymiş?! Nerden bilecektim uzak şehir de neymiş!

insan ne istediğine dikkat edecek, biraz da bedri rahmi'yi okuyacak, kelimelerin gücüne inanacak!

Evet, insan ne istediğine çok dikkat etmeli. Çünkü gerçekleşme ihtimali çok yüksek. Hayatın, evrenin, kaderin- adına ne derseniz artık, orası sizin- değişik bir sistemi var, çözümü güç ama şöyle ki, dilediğiniz kadarını alabiliyorsunuz çoğu zaman. O dilekler için de yola koyuluyorsunuz tabii ki bu sadece size gönderilen bir lütuf değil, sizin de çabanız var. Ama dilekler gerçekleşiyor siz istedikçe.

Bundan yıllar önce, daha 13-14 yaşlarındayken nasıl bir hayat istediğime dair kararımı çoktan vermiştim. Annemin dünya tatlısı arkadaşı Jill ile tanıştıktan sonra oldu bu kararı vermem. Jill bütün hayatı boyunca Amerika, Mısır, Türkiye, Avrupa'daki birçok ülkede ve birçok şehirde yaşamış, oradan oraya sürekli gezer halde hayatını sürdürmüştü. Çok etkilenmiştim, sadece birçok insanı ve birçok kültürü tanıdığı için değil, ona getirdiği özgürlük ve birey olarak kattığı güç beni cesaretlendirmişti.

O günden itibaren, hayattan ne istediğim sorulduğunda hep aynı cevabı verdim. " Yılın altı ayı başka ülkede, sonra iki yıl başka bir ülkede, sonra başka bir şehirde, türlü türlü işler güçler yaparak, bir sürü insanla tanışarak, gezerek, azalarak, çoğalarak, bağımsız bir yaşam beni çok mutlu ederdi"

Dediğime geldim.

18 yaşımdan beri hayatımı özetleyecek olursam, yeni bir şehire veya ülkeye gitmek - ev aramak- eve taşınmak- evden taşınmak- yeni bir şehre gitmek.... arasında gidip geldi. Yani gidip gelen daha çok ben oldum aslında.

Tabii kolay bir şey değil. Çoğu zaman yerleşmeyi de istiyor insan. Ne bileyim televizyon istiyor evinde, bazen ev arkadaşı istiyor, bazen en yakın arkadaşını istiyor, bazen sevgilisini istiyor, bazen kitaplarını istiyor, en sevdiği koltuğunu istiyor, dünyada bir tek evinde bulabileceği kokuyu istiyor. Zor oluyor, zorlanıyor ama öbür yanda hayat ceplerine dolanlar da başka zevk veriyor ona.

Sonra bir de başka şeyler var. Portekizcede öğrendiğim ilk kelimeyi paylaşmak isterim; saudade. Saudade, geçmiş güzel günlere duyulan özlem, nostalji anlamında, bizim dilimizde biraz daha hüzüne yakın. Geçmişte yaşananları ve bu yaşananları gelecekte gerçekleşmeyeceğini bilmenin üzüntüsünü yaşamakla ilgili bir söz. Yani özetle bugünü, geçmiş ve gelecekte yaşamakla ilgili...

İnsan bu sözü de alıyor yanında, bir yerlere giderken. Geçmişte yaşadıklarını, kalsa gerçekleşebilecek mümkünatları da alıyor.

Delilik derecesine varabilecek yalnızlığını da alıyor. Benim gibi yalnızlığına düşkün insanlar için bile zorlayıcı olabiliyor çoğu zaman. ( Annecim, sana sence ben ne istiyorum diye sormuştum bir kere, "yalnız olmak" demiştin, hatırlıyor musun, ne de haklıydın, amma da zor birşey istermişim meğer...) İşte böyle zamanlarda dünyada en sevdiğim adamlardan birinin şiiri gelir aklıma;

" yalnızlığın kadarsın
yalnızlığın mis kokmalı
yalnızlık dediğin büyük bir zindan
dünyanın en kalabalık zindanı
dinden imandan çıkarır
ama öyle bir adam eder ki insanı "



Benim yalnızlığım mis gibi kokuyor artık Bedri Bey'ciğim.  Bütün imkansızlıklara, özlemlere, zindanlara rağmen gittiğim her yere güzel kokular taşıyabiliyorum, ne mutlu bana! 











ELDE VAR SIFIR



Aşk sıfır demek. Bildiğimiz anlamıyla aslında pek değil ama İngilizce’de “Aşk” anlamına gelen “Love” kelimesi, tenis oyununda “0” sayısı demek; yani skor elde edemediğiniz takdirde aldığınız 0 puana verilen terim. Hatta yine bir tenis terimi olan“Love Game” de sıfıra karşı kazanılan oyunun adı oluyor. Ne kadar ironik aslında, nice anlam yüklediğimiz, bunca zaman kafa yorup da anlayamadığımız, içinden çıkamadığımız duruma birileri bir yerde sıfır diye hitap ediyor. İşin içine oyunlar giriyor, kazananlar, kaybedenler, sıfırlar, puanlar…Neyse ki bu İngilizce’de ve tenis oyunu için böyle, ama böyle olmuş olması dahi beni düşündürmeye yetti. Gerçek hayata uyarlasana bir, doğru değil mi? Koca adamlar olarak utanmadan oynadığımız aşk oyunları da bu love game’e benzemiyor mu aslında? Biri o koca sıfırı sırtlayıp giderken öbürü oyunu almanın rahatlığıyla, yerçekimi sanki ona hiç uğramamışçasına, öylesine hafif ve akışta. Haliyle bazılarımız güceniyor bu hafifliklere, daha da bireyselleşiyor, soyutluyor kendini dünyadan ve oyunlardan. Sonuçta bir yalnızlık döngüsü başlıyor, üstelik yarattığımız durumların kurbanı olarak bizzat kendimiz yapıyoruz bunu kendimize.

Öbür taraftan geçenlerde başıma gelen başka bir olay, beni aslında bütün bu oyunların getirdiği yalnızlığın çok daha ötesine bir yerlere götürdü. Surena adında dünya tatlısı bir erkek çocukla tanıştım- sanırım 9-10 yaşlarındaydı,  sokakta kendi yaptığı resimleri satıyordu. Bir tanesini almak için kendisine en sevdiği resmi sordum, çünkü en sevdiği resmi almak istedim. Bana uzattığı kağıdın üzerinde pastel boyalarla çizilmiş kocaman ve farklı renklerde dört kalp vardı. Yani ne çizdiği çiftlikler, evler, desenler önemliydi küçük bir çocuk için ne de değişik canavarlar, arabalar, bisikletler. Onca resim arasından buldu “tak” diye, dört koca kalbi önüme koydu. Ne de iyi etti ama, böyle zamanlar olmasa nasıl hatırlardım bana uzattığı kalplerin değerini, en önce de kendiminkini. Herşeyi bu kadar basit ve anlamlı kılan küçük bir çocukken, bu denli karışık ve manasız hale getiren kendimizden utandım. O resimde ve onu uzatan elde oyun yoktu, kaybeden yalnızlar da. Çocuk sevgiyi, aşkı seviyordu. Sıfır noktasından çok uzaktaydık ve bunda hiçbir sorun yoktu.  

Zaten Surena, muhtemelen aşk oyunlarından kaynaklanan bir yalnızlığı da bilmiyordu.

Zaten Surena böyle şeyleri hiç öğrenmesin bence.

Yalnızız ya, tekiz ya hani, unutmamak gerek; tek tabancanın tek atımlık kurşunuyuz. Ne kendimizi, ne de başkasını kurban edecek kadar hak tanıyor hayat bize.


Bunun yanında, almak isterseniz eğer Anadolu Üniversitesi’nin Eczacılık Kapısı’nda Surena resimlerini satıyor. Biriktirdiği paralarla kendine tablet alacakmış…