hüzün

Bir şehri, ne bir günde öğrenirsin ne de yaşarsın. Seni adam akıllı yoğurana, büyütene ve geliştirene kadar geçirdiğin zamansa sadece basit bir oyalanmadan ibaret.

Sabır etmek gerekiyor önce. Sonrasında şehir sana kelimelerini veriyor, gizli sokaklarını, kokularını bağışlıyor. İnsanlarını tanıtıyor, mahalleleriyle ahbaplık etmeyi öğretiyor. Sonra seveceksen, kavga edeceksen, küfür edeceksen, o şehrin dilinden etmeye başlıyorsun. Üzüldüğünde de aynı şekilde.

Portekizce'de ilk öğrendiğim kelimeydi, saudade. Çevrilmesi zor, tek kelimeyle açıklanamayan, portekizceye has bir kelimeydi bu. Gel gör ki, İstanbul'un anasını ağlatmış Portekizli bir kadın bana "Türkçede saudade'ın anlamı var; hüzün" demeseydi, bir de üstüne çıplak omzuma bir öpücük kondurmasaydı ah beni en son annem buramdan öpmüştü-, bulunduğumuz yerin manzarası İstanbul'a benzemeseydi, her gün o camdan bir O bir ben nehire doğru bakıp, İstanbul'umuzu bulmasaydık, ben hüznümü böylece yaşamasaydım, bilemezdim, anlayamazdım.

Sonra bindiğim tramvaylar benzemeseydi İstiklal'dekine- sizdeki sarıysa bizdeki kırmızıydı işte, bazen Selami Şahin bile olurdu içinde- sonra o tramvayda aklını yitirmiş yaşlı bir kadın camdan bakarak Cesaria Evora'nın Sodade şarkısını söylemeseydi, on saniye ara vermeden ve sözlerini yitirmeden, şarkı bahsetmeseydi uzak yollardan- "bana zaten kim gösterdi o uzak yolları"- ... nereden bilecektim ben hüzün de neymiş?! Nerden bilecektim uzak şehir de neymiş!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder